23 Ağustos 2016 Salı

birikmişlikler vesaireler



 Selamlar, iyi akşamlar.  Denemeye geldim. Deniyorum denemeye çalışıyorum nereye varırım bilmiyorum. Nereye varacağını bilemeden yazmak daha güzel. Sonun sana sürpriz yapıyor. Kendi kalemin seni şaşırtabiliyor. Yalnız şu var, neden insan yazarken biraz daha duygusal, biraz daha karamsar ruh haline düşüyor? 

''Geçtiğin yerler hep kahve kokuyor'' cümlesi ne güzel bir iltifat. Kahve ve kokusu. Kahve kokan kız olmak. 
 Kelimeler üzerinde düşünmeyi ya da oynamayı seviyorum. Kelimeleri hissetmeye çalıştığım bir gündeydim, bir şeyler üretip not alıyordum. Kafamda alfabe hakkında fikir yürütürken, arasında taşıdığı harfleri düşünerek 'az' kelimesinin ne kadar fazla olduğuna bakakaldım .Sonra  a ile başlayıp z ile biten kelimelerin ne kadar özel olduğunu, sanki bir tür sonsuzluk ya da var olan her anlamı ve her harfi taşıyormuş gibi  asil olduklarını düşünüyordum, yolda yürüyorum bi' yandan. Araba geçiyor, kafam dağılacak tam ama hissetmek istiyorum.  Örnek arıyorum bu kelimelere; akdeniz, amansız, alakasız.. Bunları düşünürken a ile başlayıp z ile biten  tarif edemeyeceğim bir ayrıntı çarptı kafama, gülümsetti itiraf ediyorum. Aslına bakarsanız bu ayrıntı beni sık sık gülümsetiyor. Velhasıl kelimelerin taşıyabilecekleri anlamlar üzerinde düşünmeyi de seviyorum. Kişiye göre ya da kişiler arasında değişen anlamlar. Daha üretecekken yürüyeceğim yol bitiyor, kafam dağılıyor.

  Her kalemde satırlara cevaplamaya korktuğum; aslında cevabını bulmayı pek de istemediğim sorular düşüyor. Yazmadığın her dakika zarardasın demişti biri, ben uzun süredir zarardayım gibi. Ve ben biraz da zararlıyım. Kime' demeye gerek yok kendime. İç çatışmalar insanı kendi içinde parçalara bölüyor ve kimin kim olduğu ayırt edilemiyor. Aslında hepsi kişinin kendisi. Ve düşünceleri ne kadar fazla olursa hayalleri o kadar güzel oluyor.
 Overthinking diye bir terim var türkçeye güzel çevrilmiyor. Ama şöyle diyorlar; var olmayan problemler yaratma 'sanatı'. Emin olabilirsiniz sanatımı elimden geldiğince güzel icra ediyorum. Başarılıyım ki sadece bu konuda alçak gönüllü olmaktan münezzeh ve uzağım.

Hayal gücümü içinde kayboluncak kadar genişletmek istiyorum, illa kaybolacaksam, hayallerimde kaybolmalıyım.

 Aslında insan nerede yanlış yapsa, ya hisleri yüzünden ya mantığı yüzünden yapıyor bu nesnel bir gerçek. Beyin ve kalp bir çatışma içerisinde, bu da ruhu parçalara bölüyor. Kalbin yaptıramayacağı şey yok ama beyin de mutlu yaşamayı vaadediyor. Kalp insanı yoruyor ama beyin de biraz duygusuz kalıyor. 
Kalbimi seviyorum ama beni çok üzüyor, ama hissedebileceğim en güzel şeyleri bana hissettiriyor. 
Mantığımı seviyorum ama bazen beni robotlaştırıyor, ama yaşayabileceğim en doğru hayatı bana sunuyor.
Ruhumu seviyorum ama beni parçalara ayırıyor, ama düşleyebileceğim en güzel hayalleri benim için yaşanmışçasına saklıyor.

  Hayal kurmak, insanın zihninde sınırlı kalmıyor. Çoğu kez gerçekleşince büyüsünü kaybeden hayaller, gözlerini kapatıp düşlerken seni sonsuz bir büyünün içine düşürüyor. 

Düşlerimin içinde kaybolmak istiyorum.

 Ne zaman olacağı, hatta olup olmayacağı bile belli olmayan bir olay için gün saymak, umudun hayatı ne denli özel kıldığını gösteriyor. Evet, ne zaman olacağını bilmediğim, hatta gerçekten olacağından bile şüpheli olduğum bir olay için aylardır gün sayıyorum. Umudum hayatımı özel kılıyor.

 Kafama önceden taktığım bazı sorunlar, başıma gelip geçince o kadar da önemli değilmiş geçti bitti oluyor ve bu beni epey mutlu ediyor. Zaten şey diyordum; şu an yaşadığımızdan daha ciddi bir acı yaşayınca önceki anlamsız ve önemsiz geliyor. Acınınsa sınırı yok, arttıkça artabiliyor ki bu da acı çekmeyi ve üzülmeyi gereksiz hale getiriyor. 
Üzülmekten çok, kendime anlam yüklemeye, her şeyi, herkesi, her duyguyu en zirvesine kadar hissetmeye çalışıyorum.Kendimdeyim ama henüz kendimi bulmadım. Ruhumun tüm eksikliklerini tamamlamaya çalışıyorum. Bakın yine deniyorum. Denemek güzel, aslında hayat cidden güzel.
 Bazı birikmişlikler sonucu yine bir sonuca varamadan, yazıyı bitiriyorum.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

iyi denemeydi montaigne



 Benim korkum yazdıklarımın beğenilmemesi değil. Korkum; bu beğeniyi takıntı haline getirebilme ihtimalim. Yani ya gün gelir de, kendim için değil, okuyanların beğenisi için yazacak olursam?

  Manevi sıkıntılar diğer sıkıntılardan daha ciddi bence. Derdin ne, çocukların mı aç, hasta eşine mi bakıyorsun, ev mi geçindiriyorsun diyerek duygusal acıyı ve zorlukları küçümseyen insanlar acımasız ve duygusuz geliyorlar bana. Bu somut sıkıntılar geçer, ya da imtihandır, hayatının sonuna kadar bununla yaşarsın. Ama somuttur, çare vardır. İmkansız değildir. Dermanını insanlarda bulabilirsin,dua edebilirsin, çalışabilirsin, en azından elinden bir şeyler gelir. En azından sabredebilirsin.
 Ama insan manen çöktüğü zaman, bunu kendisi bile düzeltemez, düzeltecek gücü kendinde bulamaz. Düzeltmek isteyenlere düşman kesilir. Bu soyut sıkıntılar insanı yaşamaktan uzaklaştırır, umudunu emer ve hatta intihara sürükler. Yaşamanın en gereksiz şey olduğuna, en küçük umudun bile en derin karanlıklara dönüştüğüne inanırsın. En kötüsü bunu görürsün. Hüsrana komşu olursun.

  Şubat ve haziran ayları arasında olacak, o dönemde hüsrana komşu olmak ne demek gördüm. Yaşamaktan uzaklaştım,umudum yok oldu ve yaşamanın en karanlık, en gereksiz şey olduğuna inandım. Bunu gördüğümü sandım. Kalbimle inandığım sayesinde intihara sürüklenmedim ama ölümü her şeyden çok diledim, doğrudur. Sinir hastası gibi bir hasta olduğumu ya da delirdiğimi zannettim.
 Kafamda kurduğum kurguları, gerçeklikten ayıramayacak hale geldim. Kendi düşüncelerimde boğuldum ve her seferinde tekrar dirildim. Bazen düşündüklerimi gerçek zannedip, bazı yaşadıklarımın hayal olduğunu sandım. Hayali arkadaşlarım hiç olmadıkları kadar fazlaydılar ve en kötüsü onlarla konuşmam da gerçekteki insanlarla konuşmam gibi bir etki bırakıyordu bende. Hayalimde sevinince kendi kendime gülüyor, hayalimde sinirlendiğimde bu sinir gerçeğe yansıyor hatta bazen ağlıyordum. Cidden delirmiş gibiydim. Gerçek ve hayali ayıramayan bir deli.
  Beni bu kadar dibe kimler ve neler sürükledi konusuna bakarsak, bunlarla ilgili yazılmış sayfalarca yazı var ve burada herkesin içinde, zihnimin kuytularına gömdüğüm acıları hatırlayacak ve hatırlatacak kadar cesur bir insan değilim. Bunun cesaretle alakası var mıdır yoksa akıllıca bir hareket midir, tartışılır.
''Çoğu zaman insanları güçlerinden aslında güçleri olmadığını iddia ederek vazgeçerler.''
 Zorluklar karşısında, savaşacak gücümün olmasına rağmen; başarısızlıklarımı, umutsuzluğumu, ve benzeri can sıkıcı hallerimi ağır bir depresyon bahanesiyle açıklamak, itiraf ediyorum ki; kolay geldi. Savaşıp yaşadığım bütün manevi zorlukları atlatacak gücümün olmasını bilmeme rağmen, belki de yorulmuş olmamdan kaynaklıdır ki, her şeyden elimi ayağımı çekip kendimi bırakmak, birilerinin gelip beni kurtarmasını beklemek kolay geldi. Kurtarmaya gelen olmadı mı, oldu. Uzattıkları ele tutunmak işime gelmedi. Kabul ediyorum gücümün olmadığını iddia ederek, kolaya kaçtım.
 Kendimi kayıp mı ettim, yoksa hiç mi bulamamışım ki aylardır  yoğun, yorucu arayışlarla, benliğimi bulmaya çalışıyordum. Fark ettim ki, kendimi oturup düşünerek bulacak değilim, yaşamam ve yaşarken yaptıklarım beni kendimle tanıştıracak. Bu arayışın gereksiz olduğu farkındalığı, dünyayı daha yaşanılabilir bir yer kıldı.
 Ben böyleyim gibi sınırlandırıcı kalıplara kendimi saklamaktan vazgeçtim. Başkalarının 'sen şöyle bir insansın' gibi nitelemelerine izin versem de; kendime bu nitelemelerin arkasına sığınmak için izin vermiyorum.
 Kurtuldum, nasılını soracak olsanız, ben de kendime soruyorum ama bilmiyorum. Hem de kendim kurtuldum. Sebepler oldu tabi, bazı şeyleri fark etmemi sağlayan, yaşanmışlıklar, cümleler, sözler elbet oldu. Ama en nihayetinde kendim kurtuldum.
''Birden duracaksın soracaksın kendine, neden bu düzen böyle,neden herkes sahte? Sonra bakacaksın göreceksin çaren yok, devam edeceksin,yalandan yaşamaya.''
 Her günümü mutlu eğlenerek geçiriyorum diyemem ki asla da bunu istemem. Yaşamanın bi' anlamı kalmaz öyle. Ama üzülsem bile içimdeki huzurun ve özellikle umudun bilinciyle, üzülmenin bile tadını alarak yaşıyorum.
Sürekli bir şeyler keşfetmeye çalışmak yerine, var olanı yaşamayı deniyorum.
 Hayal kurmak güzel, belki de dünyanın en güzel eylemi. Ama yaşadığım gerçekliğin bilincine varmak, hayal kurmak kadar önemli. Biraz gerçekçi düşündüğün zaman, ve bunu anlayabildiğin zaman, hayal kırıklıkları seni üzmüyor.

 Eğer süper kahramanlarımız bir kez yenilseydi kötülere, ilk yenilmemizde bu kadar tökezler miydik?
Süper kahraman olmadığını fark etmek büyümek demek midir? Peki kötüleri yenen bir süper kahraman olduğunu hayal etmek yalnızca çocukların işi midir?


 Eski yazılarımdan bugüne doğru baktığımda, yazıların montaigne akımına kapıldığım denemelerden uzaklaşıp, çoğunluğu kendi içimde derin anlamlar taşıyan sanatsal bir bütün oluşturmaya çalışmış cümlelere yoğunlaşmışım. Bu aralar yine eskisi gibi denemeleri deniyorum. Montaigne'e sadık kalmaya çalışarak.
 Her şeyde elimden geleni yapıyorum ama takıntılarımdan uzak, kafamı rahat tutmaya çalışıyorum.  Yazılarımı beğenme konusunu başta söylerken buralara geldim. Sohbet havasında geçti benim için. Biraz da durum raporu, durum değerlendirmesi oldu. Merak edene, iyiyim. İyileştim. Hayatı ve yazmayı seviyorum. Tabi yine de tedbir olsun diye insanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Teşekkür ederim.

24 Haziran 2016 Cuma

halusi-

  Tek katlı evimizin balkonundan ayaklarımı uzatıyorum. Bugüne girmemize iki dakika var. Ne ara zamanı bu kadar önemser oldum? Artık her dakikayı sayıyorum. Bu bir umuda geri sayım mı, yeni bir umut için beklenti mi? Zaten ben kendimle ilgili sorulara cevap veremiyorum. Çok geçmiyor, yükseliyorum. Ruhen, yahut bedenen. Belki biraz daha yükselsem, meşhur Satürn'ün halkasından ayaklarımı uzatacağım, o kadar ileri gitmiyorum. Başım dönüyor, yüksekçe bir binanın çatısından ayaklarımı uzatıyorum şimdi. Her satırımı, her kelimemi geceye yazıyorum. Ben artık karanlıktan değil, gündüzden korkuyorum. Yıldızları saymak, bulutlara şekil vermekten daha huzurlu benim için. Ay, güneşten daha değerli. Bu yüzden gece hakkında bu kadar konuşuyorum. Bu içim karardığından değil, asıl mutluluğu gecede bulduğumdan. Çok geçmiyor, düşüyorum. Ruhen, yahut bedenen.
  Sahilde denize düşmemizi ya da intihar etmemizi önlemek istermiş gibi konulan demir parmaklıklardan denize ayaklarımı uzatıyorum. Yakamoz, izlemeyi sevdiğim manzara değil. Biraz denize bakıyorum, biraz ışığı yansıyan aya. Gökyüzü neden mavi sorusunu  soramayacak kadar uzağım gündüzden. Gökyüzü neden  siyah? Çünkü yıldızlar böyle güzel.
  Ayağa kalkıyorum şu parmaklıkların üstünde. deniz paçalarımı ıslatmış, fark etmemişim. Kollarımı gökyüzüne kaldırıyorum. Nasıl kimse olmaz? Fotoğraflarımı çekip, haber yapmaları gerekmez miydi? Kimse görmüyor beni. Ya kararmış gözleri, ya da siyaha boyanmış ruhum, gizlenmek için. Rüzgar esiyor. Fırtına mı, sanmıyorum. Meltem derler ya, öyle hafif hafif. Parmaklıklar ince. Düşüyorum. Ruhen, yahut bedenen. Su beni içine çekiyor, düşüyorum. Sesler duyuyorum ama burada kim konuşur? Denizin derinlerinde? Boğuluyorum. Aynı şeyi denize düşmeden de hissetmiştim daha önce.  ''Suyun içinde silah patlar mı?'' Patlıyor. Kanım değil,duygularım etrafa yayılıyor. Suyun rengi değişiyor. Peki ama kim çekti tetiği?  Zaten beni sudan çok sorular boğuyor. Düşüyorum, dibe ulaşıyorum. İnanın, denizkızları gerçek. Canavarları da öyle. Kumdan bir yuvanın  üstünde ayaklarımı uzatıyorum, dağılan duygularımı toparlamak için. Burası çok güzel, gülümsüyorum sessizce. Geliyorlar, denizkızlarını öldürmek için. Ben yüzme bilmem. Kollarımı çırpmaya başlıyorum can havliyle. Yükseliyorum. Ruhen, yahut bedenen.  Yüzeyi buluyorum, yoruldum.        
  Karaya vuruyorum, kumların içine. Gökyüzüne bakıyorum ay yok. Kuyuya mı düşmüş? ''Hanım ip getir ay kuyuya düşmüş'' diye bağırsam, ''Hoca Efendi sen kafayı mı yedin?'' diye yankılanacak sesim ilerideki dağlardan.  Ama dur burada dağ yok, burada kuyu da yok. Susadım, kuyu suyu. Bana kuyu suyu lazım da saplanmışım ki kumlara. Hayır ay kuyuda değil. Yerini güneşe bırakıyormuş meğer. Hayır gün doğuyor ben buna katlanamam. Gözlerimi kapatıyorum. Emin değilim ya yükseliyorum ya da düşüyorum. Tek katlı evimizin balkonundan ayaklarımı uzatıyorum. Ruhen yahut bedenen.
  Kahve yapmak için içeri giriyorum. Sesler duyuyorum, burası ev.

-nasyon


''Kızım paçaların ıslanmış, üzerini değiştir.''


19 Haziran 2016 Pazar

dün gece






23:32
 Sokak lambasının ışığı altında yazıyorum.Satırları az görebiliyorum,yazdığım kelimeleri de öyle. Az sonra okuyacaklarınız bir sabahlama yazısı olacak, pes etmediğim takdirde. Yazılanlar kafamın içinden ve ruhumun en derinlerinden gelen deli dalgalar. İyi seyirler.

 Gökyüzünde yıldızlar var ve içimde tarif edemediğim huzur gösteriyor ki, ruhum oraya ulaştı. Dostlarının yanına. Hisler deyip duruyorum. Şu hissedilenler Beni öylesine boğuyor ki, artık gece yarısını beklemeden balkona çıkıyorum sessizliği solumak için. Kafamda dolaşan sınırsız düşünce ve konuşan onca sese rağmen, sanatsallıktan yoksun, basit durum yazıları yazıyorum. Kalemi elime almaya korktuğum gecelere göre gelişme bu. Düşünmekten korktuğum,anılarımdan korktuğum, korkumdan yazamadığım zamanlara göre, gelişme.

00:04

  Sokak kedisinin gözleri parladı. Bir an için korktum. Peki insan neden en büyük tutkusunu, benim için yazmak, yapmaktan korkar? Bu yaptığının sana getirdikleriyle ilgili. Defterime yazmaya başladığımda,kalemin ucuna dökülecek olan itiraflar,gerçekler ve en zoru, kendime bile açıklayamadığım duygular beni korkutuyor. Sonu gelmeyecek derinlikte cümleler, beni bazen yazmaktan alıkoyabiliyor.

01:06

 Son aylarda sayısız sayfa yok ettim. Bazı hatıralar ne kadar güzel olsa da, zihninin en kuytularına kaldırman gerekiyor. Son aylarda çok defa yazıp,sildim,karaladım. Son aylarda çok ağladım,bazı şeyleri de çok boşverdim. İtiraf ediyorum son aylarda kafayı yedim. Cidden.

Eski bir plak,duman altı düşünceler,deniz manzarası diyemem. Telefondan Amy Winehouse,soğumuş bir fincan kahve,ağaçlar ve çöp. Çöp evet. Derin düşünceler ve kafamın içinde sesler.

02:32

 Ne yaparsam yapayım, kendimi tamamıyla yazamadığım için son zamanlarda üzerine kafa patlattığım tüm gerçekliği tüm gerçekliğiyle yazmaya karar verdim. Anlayana.

 Ölüm farkındalığı beni genç yaşımda buldu. Yok oluşun ne denli yakın olduğu ve ne denli gerçek olduğunu fark etmek yaşamanın boyutunu değiştirdi gözümde. Ölmek için doğduk ve ölmek için yaşıyoruz. Kafam öyle bulanmıştı ki aklınıza gelebilecek her şey anlamsızdı benim için. Fizikten kaldığı için ağlayanlara hayran kalıyordum. Keşke ben de böyle basit şeylere ağlasaydım. Sabahları içimde korkunç bir sıkıntıyla uyanmak,yaşamak için sebepler bulmaya çalışmak yerine, okul gelecek,meslek kavramları keşke beni de rahatsız etseydi. Hissiz kalma endişesi yerine.

 Siz gülmeye başladığınızda zihninizin en derinlerinde en kötü acılarınızı haykıran sesler düşünün. O sesler benim en ufak gülümsememe tahammül edemiyor, en kötü gözyaşlarımı en derinlerde çığlıklar atarak hatırlatıyorlardı. Şimdilerde daha dostane yaklaşıyorlar. Ben ölüm farkındalığını, yaşama isteğimin arkasına saklayınca, onlar da benimle sohbet etmeye başladılar. Yazı yazmama izin veriyorlar. Susmuyorlar ama eskisi kadar acımasız değiller,dayanabiliyorum.

03:15

 17. yaşını mahveden şeyleri affetme. Yıllarca planladığın yaşa zarar veren hiçbir şeyi affetme. Güzelleştirenleri asla unutma. 

 Şimdi şu çocuksu mutlu edebiyatları bırakalım. Acı içinde sürünüyoruz. Birilerinin sigara yaktığı gecelere, ben fincan fincan kahve dolduruyorum ciğerlerime. Birileri ağlıyor acılarına. Ben gökyüzüne ve parlayan aya.

04:00

 Karanlık. Fazlasıyla sessiz ve aslında fazlasıyla gürültülü. Belki yapay seslerden uzak diye. Köpek, baykuş,horoz ve böcekler. Birkaç farklı kuş. İnsan çığlıkları geliyor ama gerçek mi kafamın içinde mi ayırt edemiyorum.
 Artık hiçbir korku filmi korkutmaz beni. Ağaçların arasındaki karanlığı seyre daldım dakikalarca ve belki kayboldum orda. Hayvanların en vahşi yanlarını duydum bu gece ve en paranormal senaryoları kurdum kafamda.
 Ayaklarımı aşağıya sallandırıyorum,düşsem? Korkmuyorum. Karanlığa sığınmayı öğrendim ben fiziksel acı korkutmuyor.

04:09

Geceye ait ilk tren düdüğünü duydum,saniyeler sonra vagonların kalabalık gürültüsünü.
''Gel diyorum gözyaşım ol, yemin ederim bir daha ağlamayacağım. Kirpiklerimde saklayacağım seni''

  Kuru soğuk aklımı kurcalıyor hala ara sıra. Bugün içinde belki aklıma geldi ama fark etmedim gündüzün gürültüsünde. Ama gecenin sessizliğinde, bir anda kafamdaki bütün sesler bunu fısıldamaya başladı kalbime. Gün içinde pek umursamadım belki bu yokluğu ama gecenin karanlığında biraz canım yandı sanki.
Hiçbir beklentim yok, bu durumla ilgili en büyük umudum bir an önce sessizce içimin yıkık dökük harabelerine çekilmesi. Bu konu üzerine de daha fazla yazacak değilim, günlerdir gelmeyen gözyaşlarım boğar beni her şeyden önce.

04:13

 Köpekler hiç olmadık bir kalabalıkla bağırıyor. Sokak lambasının altındaki böcekler gitmiş ve yıldızlar azalmış. Sanırım ay bile uyumuş.

04:27

 Yerdeki otların içinde dolaşan milyonlarca küçük böcekten,yukarı doğru yavaşça uçup yıldızların arasındaki milyonlarca yaşama doğru bir baş hareketi. Sana evreni ve var oluşunu açıklıyor. Bir baş hareketi, aşağıdan yukarı doğru bakıyorsun ve bir şeyler yeniden anlam kazanıyor. Bir baş hareketi,yaşama olan bağlılığını, ölüm farkındalığının önüne getiriyor. Sayfalarca yazmaktan ağrımaya başlayan ellerini,parmakların kanayana kadar yazmak için zorluyor. Bir baş hareketi ve yeni bir doğuş.  Gecenin getirdiği bu yeni huzura bir şarkı armağan ediyorum. Yapay bir ses, sessizliği deliyor;

  '' Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında.''

04:35

 Gökyüzünün renginin değiştiğini fark ettim. 'lacivertimsi' .  Sessizlik çöktü, şehre değil, kalemime. Gecenin delisiyim ben gün doğmaya başlayınca korkuyorum gerçeklerden. ''Yalanlar acı ve gerçekler acımasız.

 Hava serinliyor. Ellerim üşüyor,ısıt. Ellerim üşüyor kalemi tutmaktan. Küçüklüğümden beri fark ettiğim bir koku var. Demiştim ya 'hatıralar güzel kokar'. Bu sabahın kokusu beni geçmişime götürüyor. Sanki güneşin saçlarına toz toprak karışmış bu da gün doğumunun kokusu.

 Bu gece kendimi keşfediyorum. Bu gün doğumunda satırlara beni ve benliğimi oluşturan hislerimi yazıyorum her şeyden çok. Aşkı,acıyı,keşfetmeyi,huzuru,kelimeleri ve hisleri. Benliğimi.

 04:56

Gökyüzü benim,ben gökyüzüyüm.

Burnumun kızardığını hissediyorum. Balkonu aştım, çatıdayım. Güneş doğmadı ama gölgesi sokak lambasına olan ihtiyacı azalttı.

05:08

  Aklım yine dağıldı. Gün doğumuna dağıldı elbet. Fark ettim ki, bir şeyler yaşamaya değer. Ölüm gözlerimi daldırdığım karanlıklar kadar gerçek ve yaşayabilmek ruhumun arkadaşı olan yıldızlar kadar güzel. Yaşamak değil,yaşayabilmek. Hissedebilmek. Geceyi ve sessizliğini hissetmek, hislerimin var oluşu. Yazdığım her satırda ve tükenen her kalemde ben saklıyım. Ve bunları en içinde hissetmek gün doğumundan korkmak kadar güzel.

  Bazı anılar ne kadar acıtsa da hatırlanmaya değiyor. 17. yaşını mahveden hiçbir şey affedilmeye layık değil. Bazı duygular uğrunda savaşmaya değiyor. Bazen şarkılar döktüğün gözyaşlarına bedel olabiliyor.

05:17

Gökyüzünü ve şehri çekiyorum içime. Günü yaşıyorum.

05:23
''Hep böyle değilmiş adam,konuşmuş çocukken falan''

05:54

Bu benim.


17 Haziran 2016 Cuma

deli dalga

05:07
''Bir fikirle geldi bana bu deli dalga''

 Güneş doğunca uyuyup güneş batınca uyanıyorum. Bu saatler insanın kafasının dumanlı olduğu saatler. Düşünce boldur,ama toparlamaya çalışsan ne düşündüğünü pek de kestiremezsin.

 16.6.16   16:16 'da bi' dilek tuttum. Böyle şeylere inanmam sadece 6 rakamına olan sevgimden yaptım bunu.
 
 Balkona çıkıp sigara içerek kafa dağıtmalık havam vardı bugün, yapmadım. Çünkü bunu daha önce hiç yapmadım. Kafa dağıtmam ben kafam hep dağınıktır. Sigara da içmem kahve içiyorum.

  Kafamın içinde konuşan birileri var. Hasta değilim,delirmedim de. Kendimi bildim bileli hayali arkadaşlarım var ama ara sıra beni ele geçiriyorlar. Susmuyorlar.

  pink floyd hey you diye fısıldıyor.

 Beynimde deli dalgalar dolanıyor. Hiç kimse susmuyor ayrıca hiç kimse dinlemiyor.

Bir rüya görmüştüm güzeldi, ama bu rüyanın gerçekleşmeyeceği farkındalığı içimi parçalıyor, bilinçaltımda hala var olan umut da beni zayıf düşürüyor.

Geceler biraz sorun oluyor.

05:16
''Sesi titrek yüzünde yastık izi.''

15 Mayıs 2016 Pazar

yalanlar üzerine sanatsallığını kaybetmiş kuytular ve çivi yazısı cümleler

Zihnimin en kuytularına çivilerle kazıdığım cümleler; şimdilerde kaybolmaya başladığım kuytular.

''Gülüşünden kırmızı laleler açacak''  Ve şimdi bu baharda İstanbul'un bütün lalelerini katletmek isteyen bir yürek düşün. Aralarına çöküp,bütün çığlıklarını dökerek,laleleri yolan, öldüren.

''Yüzümü güldüren kişisin,beni üzsen de seni severim.''  Ve şimdi gülerken canı yanan bir yürek düşün. Sana gülümsemeyi özleyen.

''Benim en büyük hayalim sensin.''  Ve şimdi hayal kurmayı unutan bir yürek düşle. En güzel hayalini öldürdüğün.

''Söz veriyorum,yemin ederim.''  Ve şimdi dünyada söylenmiş olabilecek bütün yalanları düşle. Söylediklerim uydurma misaliydi belki. Şimdi bütün o yalanları ve ne kadar iç çekişe sebep olabilceğini düşle. Acıyan ciğerleri de.


''Gülümseyen yüzüne düşen kar tanelerini seviyor olman gibi,habersizce.''

 Hangi ruha yazıldığı meçhule giden şiirler, birden fazla ruha hitaben dilden düşüp basitleşen kelimeler. Kurcalamayı bıraksan da rahatsız eden geçmişler ve zifiri karanlık gözüken belirsiz gelecekler.

 Bak ben unutmam. Gün gelir canımın en içi; en büyük kahroluşum olursun. Ben yine unutmam. Belki şiirlerim olursun belki yazdığım son destan, diğer bir deyişle son pişmanlığım, son mesnevi. Ben yine unutmam. Bak sen herkes olabilirsin, bu söylediğimi üzerine al dostum; bana unutuluyor deme. Ben unutmam.

 Bak ben bilmiyorum. Kafamda sorular var dillendirmeye korktuğum. Nedenler ve nasıllar.
Bu kadar fazla sorunun cevabında saklanan bilinçsizlik, üzüyor beni.

''Parmak uçlarından öperim.''  Belki de benim derdim yazmaktan acımaya başlayan parmaklarımda. Susmaktan dudaklarımda kalan kahve kokulu kelimelerde. Ve yine kahve içmekten sarhoş olan zihnimde.
Benim bütün derdim, belki de, yazıp yazıp acımadan yaktığım sayfalarda. Bak bu kül olmuş sayfalarda saklı çok fazla acı var. Fazlaca çaresizlik var güçlü görünmeye çalışan. Belki kimseye ihtiyacın yok ama düşünsene sana ihtiyacı olan birileri var.

 Bak bu çok zor. Duyulmayacağını bile bile aya karşı konuşmak ve okunmayacağını bile bile parmakların kanayana kadar yazmak.

Basitleşen duygular. Belki de kural bu ki; üzerine titrediğimiz her his sonradan basitleşir. Mesela bazı hayaller hayalken daha güzel. Ya da böylesine inandırdık kendimizi. Düşünsene belki bu umutsuzluğumuzun tesellisiydi.

 Belki de benim derdim, bütün o meçhullerle. Belkiler öldürüyor beni içten içe.

 Zihnimin en kuytularına çiviyle kazıdığım cümleler, şimdilerde yalan olduğunu anladığım kuytular.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

sen ve ben benziyoruz


Bu bir kasaba hikayesi. Bir göl vardı boğduğu bedenlerle ve terk edilmiş bir evle birkaç solmuş bitki. Terk edilmiş bir sevgiyle bir kız vardı ve bir çocuk.
Çocuğun yüzünde maskesi vardı. Ne olduğunu, ne düşündüğünü, ne söylediğini anlamak olanaksızdı. Bir adım geride durur, kendini gizler sırlarıyla yaşardı. Geçmişi kirliydi ve kesinlikle bilinmezdi. Karşısına çıkınca kızardı. Yüzünde maskesiyle ruhunu gizlerdi. Çocuğu tanımak çok zordu. Bir torbası vardı. İçi meçhule yakın. Parası gereksinimleri vardı ya da oyuncakları. Belki sakladığı başka şeyler vardı. Ya da öldürdüğü bir ruhun parçalarını doldurmuştu torbaya.
Çocuğun elinde bir silahı vardı; kıza doğrulttuğu. Ve bir mermiyle kan akıtacaktı mutlaka. Nefretini,acılarını belki sessizliğini. Mermilerinden birini seçecekti.
Kızın tek yapabildiği teslim olmaktı. Kollarını kaldırdı, çocuğun kollarına kendini bırakmaya hazırdı. Kızın yapabildiği, olduğu gibi, tüm varlığıyla, her şeyiyle sevebilmekti.
Çocuk ateş etti mi farkında değildi. Kız yaralanmıştı. Canının acısını hissediyordu ama çocuk
onu hissedebildi mi, bilmiyordu. Çocuk istemeden kızı vurdu ve tüm mermilerini kullandı. Kız konuştu, çocuk kızdı. Kız sustu, canı yandı.
Neler yaşadıklarını ikisi de fark etmedi.  Çocuk öldürdüğünü kız öldüğünü anlamadı. Çocuk kötüydü, kız aşık.

   "'sen ve ben benziyoruz.' ve biz biraz da  bu hikayeye benziyoruz. Silahın vardı ben teslim oldum. Farkında değildik ne yaşadık ama çocuk kötüydü, kız aşık. "

Diyerek asla okunmayacak bir sayfanın sonuna not düştü bu kız. Pek bilinmedi bu iki hikaye, zaten bütün sitemler de  iç çekişlerde hapis kaldı.

1 Mayıs 2016 Pazar

güneş diğer yıldızları yer

 abduction, alice, and dark resmi




 Şimdi gel, bak yıldızların altındayız dinle geceyi. Şimdi gel kollarıma uzan ve korktuğunu hissettir bana; koruyacağım seni. Şimdi gel, sana bir hikaye anlatacağım. Bak yıldızların altındayız ve seni zerre bilmiyorum. Zerre istek de yok içimde tanımak için. Kız,erkek, belki çocuksun, belki benim kadar varsın. Belki ruhun yaşlandı yıllar önce belki tanıdıksın ya da yabancı. Belki öldün, bedeninden uzaktasın. Pek ilgilenmiyorum. Sadece gel uzan. Korktuğunu biliyorum. Aslında bana bakmaya bile korktuğunu biliyorum ama ben kötü biri değilim. Kork sen, ben koruyacağım seni.
Şimdi gel, yüksekçe bir binanın çatısındayız. Hayalini dinle şimdi. Yıldızlar yukarıda ve geride kalan her şey, insanlar dahi ayaklarının altında. Şimdi gel sana şehri göstereceğim. Şimdi sana acı gerçekleri ve acımasız yalanları anlatacağım. Şimdi gel, uzan önce yıldızları say. Bittiğinde ve gözlerimin içine baktığında sana gözbebeklerinde parlayan şehri ve ışıklarını anlatacağım.
Ana caddeleri,kalabalıkları ve kargaşayı. Gürültüyü. Ara sokaklara bakmak ister misin? Kimsesizliğe ve çaresizliğe, ölüme,yutulan çığlıklara,karanlık ve sessizliğe. 
 İstersen bütün evleri tek tek gezelim. Mutluluğa sevgiye,aileye, kavgaya, üzüntülere,strese,eğlenceye ve bütün o arzulara arsızca şahit olalım.
 Uçup her apartmanın çatısına konalım ve duvarlara başımızı yaslayıp bütün sırları dinleyelim.
Şimdi gel, korkuyorsun ben koruyacağım seni. Şimdi geceye teslim ol. Yüzünde bir maske var, içimi ürpertiyor. Çıkar maskeni, duygularını haykır yeni ay'a. Hislerini görmek istiyorum. Şimdi gel bir olalım. Yüreğini aç ve gözlerime bakarak ağla. Bak karardı gece ve karardı gözlerimiz. Kimse duymayacak seni ağla. Dinle,gözyaşları masumdur. Kim olduğun önemli değil eğer ağlıyorsan; bir şairin katili ya da bir gecenin kabusu olsan da, ben affederdim seni. Gözyaşı pişmanlık ya da acıyı saklar. Bunlar sel olmuşsa sende, gel canımın en içi ol; kollarıma uzan. Şehri unut şimdi sana insanları boşver desem, boşveremeyeceksin bilirim. Düşün bütün elinde bıçak olan kötüleri, kaldırımda aşkı arayanları düşün bütün şirk koşanları ve farkında olmayanları. Bütün günahları düşün ve umutsuz günahkarlarını.İyiler yok belki de, iyi sandıkların henüz sana kötülük yapmamış kötü kahramanlardır. Sen kork insanlardan, ben koruyacağım seni.
 Şimdi gel,unut bunları. Uzan ve yıldızları say güneş doğmadan. Güneş doğduğunda diğer yıldızların ışığını söndürmüyor,izin verme seni kandırmalarına. Güneş diğer yıldızları yer,yamyam misali. Korkunç gerçek böyle.
Bak şimdi hayalini dinle. Yüksekçe bir binanın çatısındayız. Atlamak istersen koruyamam seni ama eşlik ederim bu başkaldırıya. Şimdi gel uzan. Hikayem bitmedi daha ama gece bitecek. Güneş doğacak ve biz sisli boş bir sokakta yürürken bir arabanın ön camında ağlamaktan şişmiş gözlerimize bakacağız. Buğulanmış camlarına var oluşumuzu yazacağız. Adını sormayacağım. Belki bir tarih yazacağız ama ben hangi yılda olduğumuzu da sormayacağım. Günleri karıştıracağız. Sonra, gece izlediğimiz caddelerden birinde sırt sırta duracağız. İnsanlar yataklarında gözlerini ovuştururken, on adım atıp aniden birbirimize döneceğiz. Silah doğrultmayacağım sana ama sen en derin yarayı açarak kazanan kovboyu olacaksın kasabanın. Gözüne güneş vuracak karşıdan,kısacaksın karanlık gözlerini. Kaybolacağım ben. Sonra tekrar arkanı dönüp yürüyeceksin. Ölü bir kuşun tüylerini alıp yarama değdireceğim ve solan ağacın kuru yapraklarından birine, seni yazacağım kırmızıyla. Damarlarımda akıp kanıma karışacaksın. Veda etmeden ayrılacağız ve tekrar görüşürüz gibi boş vaatlerden bahsetmeyeceğiz. Tekrar görüşmeyeceğiz. Güneş doğunca sen benim varlığımdan bihaberken, ben sen unutmayacağım. Masken var tanımayacağım seni; ortak hisleri paylaştık, birbirimizin yüreğine ağladık, unutamayacağım seni.
Şimdi yüksekçe bir binanın çatısındayız güneşe az kaldı.

Hikayem bitmedi. Bu anlattıklarımın da hiç anlamı yoktu. Sadece birkaç dakika kaybolmanı istedim zihnimin derinlerinde. Kilometrelerce uzakta da olsan, hiç duymadan sesimi, aklımdan geçen karmaşaları hissedebildiysen, ne  mutlu var oluşumuza.

Velhasıl,
Şimdi gel kollarıma uzan ve korktuğunu hissettir bana. Koruyacağım seni. Ama önce uzan ve yıldızları say. Bitene kadar burdayım ben. Yüze gelmeden güneş doğarsa ya da sıkılırsan, kork sen atlarız beraber.

silgi çöpleri

  Defterinde kurşun kalem kullanmalısın. Silgi çöpleri pek de değersiz değildir aslında ya da çöp değildir gerçek anlamda.
                                                                   
Küçük bir sohbet havasında, geçmişe dair konuşmak istiyorum; hayır geçmişi hatırlamayalım. Unutmanın ne demek olduğu hakkında tartışalım. Bazen defterine baktığında bazı sayfaların çok gereksiz olduğunu görürsün. Sayfaları her çevirdiğinde o yazıları görmek seni rahatsız eder ve kurtulmaya karar verirsin. Ama defterini yakmaya ya da yırtmaya kıyamazsın. Bu yüzden kurşun kalem kullanmalısın. Silgini alır silmeye başlarsın. Tekrar tekrar gözüne çarpan bazı kelimeler belki canını acıtır, belki üzer seni. Ama bittiğinde rahatlarsın. Yalnız sorunlar kalır. Sayfa yıpranmıştır, kalemin izi az da olsa kalmıştır, belki asla doldurulamayacak bir boşluk vardır önünde ve bütün o kelimelerin saklandığı silgi çöpleri.    
 Sonra, defterin yerine hayatını,sayfanın yerine geçmişinden silmeye çalıştığın bir hatırayı koysan, parçalar ne güzel oturuyor yerine. Tamamen yok etmeye kıyamıyorsun, silmeye çalıştıkça yoruluyorsun,arada bazı anlar seni derinden üzüyor belki. Temizledikçe sayfa gibi sen de yıpranıyorsun. Ne yaparsan yap kalemin izleri kalıyor ve silgi çöpleri.
  Bu yüzden sayfaları karıştırıp geçmişle yüzleşmek zordur derler. Bu hikayede silginin ne olacağı sana kalmış belki. Ama bir insan olmamalı kanımca. Çünkü silgi yazılanları silmeye çalıştıkça tükeniyor.

27 Nisan 2016 Çarşamba

bir mektup

  Bu mektup, beni tanıyan ya da daha geniş bir ifadeyle hayatımda bir zamanda bir şekilde bir etkisi olmuş birtakım insanlara yazılmış toplu bir mektup. Her kısım farklı bir kişiye ayrılmış olup, sizinle alakası olmayan kısımları anlamamanız çok normal. Ayrıca, eğer bu mektubu herhangi bir şekilde okuma imkanınız olduysa,içinde mutlaka kendinize yazılan kısmı arayın çünkü emin olun sizden bahsettim.Uzun gelirse ve sıkılırsanız sadece kendi paragrafınızı okuyup bana bir mesaj yazın,bir çağrı atın, sevinirim.
Sevgili İnsanlar;

  Sözlerime kendimi bildim bileli her an ihtiyacım olan hayatımın en değerli iki insanına sevgimi sunarak başlıyorum.Sizi özlüyorum,sizi seviyorum ve bilin ki eğer yaşıyorsam, eğer bir şeyler için çabalıyorsam tamamen sizin için. Size ihtiyacımı ve sevgimi kelimelerle anlatabilecek kadar güçlü bir kalemim yok, sadece her an sarılabilmek isterdim, her an güvende olmak. Yalnız bu sevginin normal bir çocuğunkiyle aynı olmadığını bilin çünkü ben normal bir çocuk değilim.
  Sonra 3 tane adam var ki, o üç adam, üç erkek! Benim sinirim de sizsiniz,mutluluğum da. Çocukluğum,ergenliğim,en güzel oyunlarım sizsiniz. En büyük kavgalarım,en tripli gözyaşlarım, en içten kahkahalarım sizsiniz. Happy brotherhood, en son üye de masaya katılınca tamam olacağız. Soyadımıza yakışır insanlarız, güzel mutlu insanlar!

  Umoniho'nun hayali arkadaşı -belki de tam tersi- ceylanım, 2 yıla dadaist şiirler, çerkez dansları, boyanan eller ve el şiirleri, dedikodularla mücadele, Fruko'dan Ök'e ; Lacivertten, o keskin gözlü kuşa kadar, su savaşları, nadir kavgalar, gong-tutku, pembe küpeden faşist tangoya, kaçışlar, sohbetler, delilikler nice 'kenka'lıklar sığdırdık. Bundan sonraki  nice 2 yıllara neler, ne eşit ağırlığımsı, sayısalımsı tartışmalar sığdırırız biremın? Dedikoducular susmaz, ülkemin insanları hep böyle anlamsız kalacak. Biz de başa çıkacağız onlarla. Kimse benim arkadaş seçimimi sorgulamamalı çünkü seninle arakadaşsam bence çok zekice bir karar vermişim. Hem ben Müteşemmeli'yim değil mi Mirati? Ha ayrıca, pusulanız varsa, kuzey ne tarafta acaba?

  Hocam, ablam, arkadaşım. Önce en son yaptığım fenalık için özür dilerim, kelimem için kızacaksın ama cidden salaklığımdı ya da pazartesi sendromuna denk geldi. Neyse ki havanın güzel olduğu günler de gelecek. Ben belki gıcık biri olabilirim, -sana göre- ama bu kadar kısa sürede -ki 7 yaş ayrıntısı var komik bir ayrıntı herkes bilmez- bir insana ne kadar ısınabilirsin, nasıl her derdine her mutluluğuna ortak edersin sorularına cevap ararken, cevabım genelde sen oluyorsun. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki, iyi ki varsın. Sen olmasan inan bu yıl bu kadar şeyden sonra çökerdim. Bu kadar acı ve sorun içinde her zaman yüzümü güldürdün, sen bilmeden de olsa her gözyaşımı sildin. Belki balonumuz patladı,ama olsun zaten ben çocuk değilim değil mi?! Ayrıca bir şeylerin en büyük destekçisi olarak, tabi çoğunlukla yoldan çıkarmalarımda haklı da olsam, umarım mutlu olursun, umarım o zaman da dahil olmak üzere asla benden kurtulamazsın. 

 Padrino, sorun değil unutuluyor.

   Ölümcül kapri, seni biraz, -çok çok az- tanıyorum. Nerede olduğunu, kim olduğunu, adını bile bilmiyorum. Bu mektubu okuma ihtimalin de saçlarını kestirme ihtimalin gibi kesinlikle yok ama birkaç satır yazmaya değerdin. Belki de bütün olay kapride ya da milenyum çocuğu olmandaydı.

  7 numaranın saygıdeğer üyeleri. Aranızda bazen nefret derecesinde soğuduğum insanlar var. Çoğunuz bana bir yerde bir şekilde ihanet ettiniz ya da kötülük yaptınız. Ama bakın bu mutlu ve açık seçik bir mektup. Ve ben tabi sihirli göbeği, fayrettini, mavi terliği,kalpli mumu, bir kucak şişeyi,cama çarpan kartopunu ve her sabah lanet ettiğim susmak bilmeyen alarmı unutmadım. Güzel anılardı bunlar. Hazır 200 liramız var hem saat altı oldu, o halde ''hadi yine gel benim ol..''

   Sıradaki arkadaşım sana senden bahsettiğimi belli eden bir ipucu vermeyeceğim.Sadece bana defalarca ihanet ettin ve ben 'ihaneti unutmak için bir sebep bulamıyorum' Ama bak hala sana güveniyorum, hala değer veriyorum. Lütfen beni daha fazla üzme.

  Anne olmalarına rağmen -ki benim için anne yarısı iki insan- enerjilerini kaybetmeyen,bir araya gelince iki çılgın çocuk olan iki çılgın insan. Sizi seviyorum. Evet ufak at da civcivler yesin!

   Şu yazılarım konusunda benden desteğini esirgemeyen,hayallerime ulaşabileceğime benden daha çok inanan ve en sıkıcı dersi en eğlenceli hale getirebilen hocam, belki dersinizde pek iyi değilim, belki çok fazla ödev veriyorsunuz ama en sevdiğim hocam olmaktan, hani şu filmlerdeki öğrencinin hayatını etkileyen öğretmen olmaktan geri kalmadınız. Yazılarımı okuyup beğenmeniz bir onur benim için. Bu arada hocam 2 puan verirseniz geçiyorum.
 Sayın eli kanlı koca kafa, evet size bu lakabı taktım. Belki anlamayacaksınız ama idareniz altındaki insanlara Kırmızı Kraliçe gibi davranmayı kesin. Egonuzu, kutsalmışçasına tavırlarınızı biraz olsun azaltın lütfen.Size bir tavsiye '' Korku salmak, sevilmekten daha iyi değildir.'' Kırmızı kraliçe yanılıyor,sizin çoğunlukla yaptığınız gibi. 
 Konuk evi sakinleri,çoğunuz umrumda olmasanız da aranızda fena değiller var. Bazı anlamsız katı kurallara beraber sabrediyoruz. Olmazsa olmazım değilsiniz ama olmanız da farklı bir renk katmış. O halde hep beraber '' Kahrolsun eli kannı kaca kava!''

  Hz. J.K.R ve J.R.R Tolkien, bana verdiğiniz,şu sorunlu dünyadan kaçabildiğim bir orta dünya ve sihirli okul için anlamadığınız bir dilde teşekkürü borç bildim.

  Bana daha ben doğmadan önce mektup yazan, daha çok küçükken de bizi bırakıp giden; daha ben  yokken yazdığın mektubuna senin yokluğunda cevap yazacağım ve onu kendi ellerimle taşına getireceğim, o zamana kadar ölüm birleştirmezse bizi.

  Eski çocukluk arkadaşlarım ve ortaokul arkadaşlarım,benim varlığımı dahi hatırlamasanız da çoğunuzu hatırlıyorum. Bana hayatı zindan ettiğiniz zamanlar olsa da  her oyunumuzu, her sohbetimizi hatırlıyorum. Güzel bir çocukluktu, belki bir ara yine erik ağacında buluşuruz.

  Laik Hanım, kendi düşüncenizde olmayan insanların var olduğunu kabul edin ve bağırıp çağırmak yerine medenice tartışmayı deneyin.Ayrıca konuşurken bir fikriniz diğeriyle çelişince; komik oluyorsunuz. 

  Kapşonlu, bunu okumak için bana birkaç dakika ayıracağına dair şüphelerim olsa da, güzel vakit geçirmiştik,iyi bir arkadaştın. Senden nefret etmiyorum, sen ediyor olsan da. 

  Çocuk,pek konuşmazdın,kışları sevmezdin. Hep kaybederdin çocuk. Seni burdan ayırmak benim elimdeydi,yok olmanı tercih ettim, sessiz merdivenlerde. Kızma bana çocuk, çok acı çekmiştin, belki böylesi daha iyiydi. 

  Efendim ve üstazım! Size layık olamadım. Çok fazla hatalar yaptım,yapmaya devam ediyorum ve edeceğim de. Özür dilerim. Ama ne kadar uzaklaşsam da her tövbede size dönüyorum. Beni iki cihanda yalnız bırakmayın.

 Ve beni blog sayesinde tanıyıp tanıştığım insanlar, inanın bana bu mektubu yazmadan önce bir liste hazırladım ve en başta sizin adınız soyadınız vardı. Tek tek, yorumlarınızla,ayırdığınız vakitle bana destek olan sizlerin isimlerini aklıma geldiğince birer birer yazdım.  Belki sizlerle ortak anılar paylaşmıyoruz ama daha önemlisi var ki, ortak bir edebiyatı, ortak bir ruhu paylaşıyoruz. 'Bazen'leri, 'derinlik'leri, 'mavi'leri, hep beraber yaşıyoruz ve kalemin ucuna ortak kelimeleri yazıyoruz. Yazı yazmayı bırakmak fikrine kapıldığımda ilk olarak aklıma sizler geliyorsunuz. Teşekkür ederim,iyi ki varsınız.

  Adı geçmeyenler-gerçi bu mektupta kimsenin adı geçmedi- kendinden bahsedilmeyenler; belki size söyleyeceklerimi yüzünüze söylemişimdir,belki tanışmamızın üstünden çok uzun zaman geçmiştir ve unutulmuştur, belki daha çok yenidir ve yazmaya değecek şeyler değillerdir. Çok da alınmayın, belki tek sorun bende değildir. Belki bir derdim vardır. Belki yazmaktan yorulmuşumdur.

  Ve genel olarak, burada bahsedilen ya da bahsedilmeyen, beni tanıyan, tanıdığım, belki hayali, belki artık var olmayan, belki çok uzak olan tüm insanlar;

 Benim hakkımda şu an ne düşünürsünüz bilmiyorum. Beni benden sonra nasıl hatırlayacağınız size kalmış. O Monte Cristo Kontuydu, V'idi deyin, ister çizgi filmleri severdi deyin, ister bazen psikopat bazen çocuksuydu deyin. Genellikle farklıydım,uyum sağlayamadım ve böyle devam edeceğim. Sorunlarım, hayal dünyam, düşünce yapım,gerçeklerim, yalanlarım ve inandıklarım çoğunluktan farklı. Çoğu kez zorluk çektim, değişmeye çalıştım ama uyum sağlayamadım. Siz de sağ olun,var olun beni böyle kabul ettiniz çok şükür. Bu bir veda mektubu değil ama olsun siz benden sonra da okuyun bunu,beni anarsınız belki, gülümseyerek, ya da gözler dolu. Lütfen beni üzmeyin, lütfen söylediklerimi dikkate alın. Size şu sözlerle veda ediyorum, kendinize iyi bakın;

 ''Bu parkın müdürü bir sakız makinesi!''  

  Hilal                                                                                                            
     
   Kızın,kardeşin,dostun, geleceğin, hiçbir şeyin, öğrencin, sadece tanıdığın biri, okurun, yazarın,
 arkadaşın, akraban, dertdaşın, belki ailen,belki ceylanın.


23 Nisan 2016 Cumartesi

gözyaşlarını ödeyemezsiniz

Hill adlı kullanıcının resmi



Siz nasıl hesap vereceksiniz?
Neyin hesabını vereceksiniz?
Hangi gözyaşını ödeyebilirsiniz?
Karalanan satırların, atılan çığlıkların, kabusların hesabını mı vereceksiniz? Hangi kalp kırıklığını telafi edeceksiniz, hangi yarayı kapatacaksınız? Ekrana bomboş bakılan saatleri geri mi getireceksiniz?
Tutmadığınız sözleri, bozduğunuz yeminleri mi yenileyeceksiniz?  O sözleri tutmak mı istediniz yoksa?
Karşınızda yıkılan hayatlar var, siz üzen tarafsınız.Siz kötüsünüz yine.
Sen, hiçbir şey söylemeden çekip gitmenin hesabını mı vereceksin?
Sen her saniye özleyen birine, sensiz bıraktığın saatlerin hesabını mı vereceksin?
Her şeyin üstesinden  beraber geleceğiz diyen sen, üstesinden gelinemeyen yokluğunu unutturacak mısın?
Diğeriniz, sen, biri senin için her şeyden vazgeçmişken, ondan nasıl vazgeçtiğini mi anlatacaksın?
Sen,sen diğeri,şu ve sen; siz, sizler?
Böylesine sevilmişken, nasıl sevemediğinizi mi anlatacaksınız?
Verdiğiniz hangi zararı telafi edeceksiniz?
Değer veriyorum dediğiniz insanların bu denli boşluğa düşmesine izin verdiniz, sahi nasıl çıkaracaksınız onları bu boşluktan?
Yok olan hayalleri yeniden mi kuracaksınız?
Umutları geri mi getireceksiniz,zaten zorla elde edilmişken?
Onları,bizi,üzdüklerinizi boğulmaktan nasıl kurtaracaksınız?
Mutlu olduğumuz anların ne kadar uzakta kaldığını belki de ne kadar yalan olduğunu mu itiraf edeceksiniz?
Yeniden sevdiğinize ikna etmeye mi çalışacaksınız? Bir değerimiz olduğuna, hatta mutluluğa mı inandıracaksınız?
Hıçkırıkları mı durduracaksınız? Hangi intiharı önleyebilirdiniz, sebebi sizken? Katili olduğunuz hangi ruha yeniden can verebilirsiniz? Çok kişiyi üzdünüz. Hayır yaptıklarınızın tamamı değil, bunlar bir kısmı ve ben sadece tercümanım. Siz kötüsünüz. Şimdi dağılmış kişiler var arkanızda kalan. Elinizden ne gelir? Düşmüşken itilmeyi,incinmeyi,yok olmayı dilemeyi nereden bileceksiniz? Ne zaman başkası olmayı dilediniz, ne zaman saçlarınızı yoldunuz çığlıklar atarken? Ne yaşadınız yaşattıklarınızdan?
Nasıl olduğunu bilmiyorsunuz, kaybolmayı bilmiyorsunuz.  Hissizleşmek, ruhunu kaybetmek ne demek bilmiyorsunuz. Kötüsünüz, sevdiklerinizi bile paramparça ediyorsunuz. Yaptıklarınızı düzeltmeye çalışmayın, özür dilemeyin. Hiçbir şey daha iyi hissettirmiyor. Ama merak ediyorum; nasıl hesap vereceksiniz?
Siz, hatta tek soruyorum sen;
Hangi gözyaşını ödeyebilirsin?

14 Nisan 2016 Perşembe

bazı zamanlar olur.





Kaç güzel şair kaybolmuştur,sahibine ulaştıramadığı şiirlerini susa susa?
Kaç yazan ruh,gömülmüştür satırlara, kağıtla buluşturamadığı satırlarını susa susa?

 Bazı zamanlar olur, yazacak çok şeyin vardır, kelimelerin olmaz. Hani bazen konuşacak çok şeyin olup kimsenin olmaması gibi. Ya da milyonlarca düşünce kafanı kurcalarken, oturup hiçbirini toparlayamaman gibi.
  Bazı zamanlar olur, neyi sevdiğini,neyden nefret ettiğini karıştırırsın. Hani hiç sevmediğin şarkıyı saatlerce dinlemen gibi. Hani yüzünü buruştura buruştura şekersiz kahve içmen gibi. 
 Bazı zamanlar olur, hayat ne güzel diye mutlu olurken; bazı zamanlar olur, hangi deniz beni boğsa diye düşünürsün.
 Bazı zamanlar olur,ağlamaktan kalbin acır, bazı zamanlar olur gülmekten gözlerin yaşarır.

 Yazacak tonlarca düşüncenin altında ezilirsin bazen, ya da söylemen gereken sözlerin. Sayfalar boş kalır, sen boşluğa düşersin. Dipsiz bir boşluktur ki, kelimelerin yetmez. Satırlar susar hatta küser. 
Bazen öyle şeyler olur. Ne olduğunu kendin de bilmezsin.
   


20 Şubat 2016 Cumartesi

şiir gibi sevmek dedikleri

Beni sev. Şiir gibi sev derler ya.
Mesela,
Leyla ile Mecnun gibi.
Başkası bakmasın bana,ama sen gözlerini ayırma.
Beni sev,gözlerini kapa ve dinle.
''İstanbul'u dinler gibi.''

Beni sev, ''Kerem gibi, yana yana''
Beni sev, ''meçhule giden bir gemi gibi.''
Bu yola gir ve geri dönme.
Beni sev, ''bir hastanın sabahı beklediği kadar,
                 mezarın taze ölüyü beklediği kadar''

Beni sev, karanlıkları aydınlatabilen tek bir yıldız gibi.
Beni sev, şairin Mona Rosa'sı gibi.
''Ah,siyah güller,ak güller aşkına!''
Beni sev.
Beni sev, ''ben sana mecburum'' dercesine.
Beni sev ''Kerem gibi, yana yana''
Beni sev,gerekirse delir anladın mı delir!

Beni sev,
      Çok sev.

Hani şiir gibi sev derler ya;
Şiir gibi sevmek istersen, böyle sev.
Beni böyle sev.

23 Ocak 2016 Cumartesi

mutluluktan muafsınız

           art, black and white, and faceless resmi


''Kafan güzelken,ruhun idare eder''
Sözlerin güzelken,düşüncelerin değersiz.

Gerçeklerin acı,yalanların acımasız.
Sesin güzel,şarkıların sıkıcı.
Uykun güzel,rüyaların kabus.

Yüzünüz güzelse,kalbiniz çirkin.
Kollarınız güzelse,sarılmalarınız çok uzak.
Gözleriniz güzelse, bakışlarınız anlamsız.

Cesursunuz ve utanmadan yoksun.
İstiyorsunuz ama sevmekten uzak
Mutluluktan muafsınız,timsah gözyaşlarına mahkum.
Söyleyecekleriniz var;
Ağzınız dolu ama ruhunuz boş.

Gidişler güzel,özlemler dumanlı.
Gökyüzü güzel,bulutlar ağlamaklı.
Deniz güzel,boğulmak hissiz.
Ağlamak güzel belki, tebessümler sahte.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

8 Ocak 2016 Cuma

belki



Belki son yudumdu asıl canımızı yakan. Belki müzik kesilip,insanları duymaya başladığımızda bittik biz. Belki yalnızlığımıza zarar verenlerle üzüldük,sahte tebessümler ve saçma yalanlarla. İstemediğimiz şeyleri söyleyip, istediklerimizi yutunca içimiz yandı belki. Belki o hislerin sebebi kahveler, son yudumda hep hüzün bıraktı içimize,belki de ondan gülemedik yeterince içten. Dökemediğimiz gözyaşlarımızla boğulduk belki, yazmaktan terleyen elimizde. Gerçekleşemeyen hayallerimize sitem ettik belki,doğmayan umutlarımıza.
Unutulan sözleri özledik,dokunamadığımız aşkları özledik.
Çocukluğumuzdan kopunca,büyüdüğümüz için üzüldük belki.
Kahvenin kokusu hüzünlendirdi bizi.
 Belki de son yudumdu asıl canımız yakan.