3 Temmuz 2017 Pazartesi

her şey

 Hücrelerim bölünüyor, kaslarım kasılıp gevşiyor vücudumda bir şeyler değişiyor ama dur bu henüz hiçbir şey.
 Yaşlı biri ölüyor ve hemen bir sokak arkasında bir evde bir bebek doğuyor.
 Adamın biri bir sigara yakıyor ve kadın aniden masadan kalkıyor, arkasına bakmıyor.
 Bir grup bir yaz festivalinde gelmiş geçmiş en iyi konserini veriyor ve oradaki binler hiç olmadığı kadar çok eğleniyorlar.
 Biri bir nietzsche kitabının kapağını kapatıyor ve felsefeye yeni bir bakış kazanıyor.
 Evren insan beynini zorlayacak bir şekilde genişliyor ve bir yıldız sönüyor, belki de bu bizden sonraki boyutun big bang'iydi.
Bir adam dayak yiyor öldürülürcesine, başka bir adamı sevdiği için.
Bir grup siyasi -belki farklı uluslardan- dünya barışı zırvalıklarıyla ilgili bir anlaşmaya imza atıyorlar basın bu habere bayılacak.
Bir çift heyecanla yatağa düşüyor ve kadın sabah yalnız uyanıyor, yalnız ve pişman.
Televizyon programları yapılıyor ve herkes heyecanla bunları takip ediyor, tüm sorunlarını unutup bu yarışmayı kimin kazanacağına odaklanıyorlar.
Tatile gittiği yerlerden fotoğraflar atmaya bayılıyor, biraz gösterişi seviyor gibi.
Bir takım şampiyon oluyor ve rakip takımın taraftarları şampiyon taraftara saldırıyor.
Kaybeden öldürür, insan öldürmek 21.yüzyılda hobi oldu. 
Büyük bir laboratuvarda önemli araştırmalar yapılıyor belki de önemli hastalıklara çare bulacaklar. Belki de çoktan buldular ama daha çok ilaç üretmeye devam edecekler geçici fayda sağlayan ve kazanacaklar.
Para dünyayı yönetmeye devam edecek.
Yeni çıkan bir 'sanatçı' daha internete videosunu yüklüyor, ve yeni bir marka daha ürününü piyasaya sürüyor.
Para dostlarım para, tonlarca para tarafından yönetiliyoruz ve daha kötüsü eziliyoruz altında.
Ateşi buldular, tekerleği icat ettiler ve yazı yazmak akıllarına geldi. Tarihin akışı değişti ama tarih neydi?
Kadının biri ellerini toprağa vura vura ağladı kucağında çocuğunun bedeniyle.
Bir adam da üzerine bombalar yağarken ellerini göğe kaldırıp yalvarıyor bitsin tüm bunlar diye.
Çok başka bir yerdeyse başka bir adam minik heykelciklerin karşısında saygıyla eğiliyor ve bu ritüellerin onu tanrısına -larına- ulaştırmasını umuyor.
Bir hayvan tek derdi yiyecek bir şeyler bulmak ve aniden başına bir darbe alıyor. Bağırıyor, kıvranıyor sürüklendiğini hissediyor ve ruhu çıktıktan sonra ona neler yaptıklarını izliyor. Derisi soyuluyor, kürk yapılıyor, tüyleri yolunuyor, içi dolduruluyor. İşkence. Vahşet. Bir değil binlerce hayvan.
Buzullar eriyor ve ozon tabakası deliniyor.
Emekli olmuş bir adam bahçesinden bir domates koparıp kokluyor ve taze kokusuyla birlikte gülümsüyor.
Yağmur yağıyor ve bizi ıslatıyor, durup dinliyoruz birbirimize ne kadar çok sevdiğimizi fısıldarken.
Bir çiçek bu sabah güneşe başını uzatıyor evinin penceresinden bunu izleyen bir anne mutlu oluyor.
İstanbul fethedildi! Elektrik bulundu ve icatlar ve teknoloji ve robotlar ve ele geçirilme.
Kestik, bir yönetmen bağırıyor reyting rekorları kıracak bir filmin son sahnesi çekilince.
Reform hareketlerini kovalıyorlar, rönesans diyorlar sanat,sanat, sanat tablolar çiziyorlar beyinlerini kağıda aktarıyorlar ve hümanizm doğuyor. İnsan mı kaldı ki hümanist yazıyoruz sosyal medya profillerimize?
Darwin evrim diyor doğa ana bu fikre bayılmış olmalı ama bugün bir adam 'şimdi neden maymunlar insana dönüşmüyor o zaman' diye Darwin'e meydan okuyor. Dinini böyle savunuyor kendince.
Biri de müslüman profiller oluşturup ütopik şeyler yazıyor karşıt olduğu dini karalamak üzere ve insanlar buna inanıyor. İslam böyle bir din işte diyor karalıyor karalıyor ve yine sosyal medyadaki tüm profillerinde saygı yazıyor büyük harflerle saygıdan bahsediyor. Zamanında ''Bu mesajı on kişiye göndermezsen annen ölecek'' şeklindeki mesajlara inanan insanlar bunlar.
Ve bir başkası da yolda gördüğü bir kadını tekmeliyor bu eteği giyemezsin diyerek çünkü o bir müslüman ve dini bunu gerektiriyor, kadını tekmelemesini. Hümanizm, hümanizm(!)
Tesla bu dünyada kıymetin bilinmedi adını duymayanlar var bu bizim utancımız.
Düşüncelerimizi aşacak bir boyutta aklımızın almayacağı bir uzaklıkta yoğun gaz kütleleri oluşuyor, yıldızlar sönüyor ve zaman dahi ölüyor. Hala da uzaylı diye bir şeyleri tartışıyoruz birileri hala bu sonsuz evrende yalnız olduğumuzu zannediyor.
1915 Çanakkale cephedeki çocukların yaşları muhtemelen on beşten başlıyor.
2017 Suriye komşu ülkeye kaçan insanların hepsi eli silah tutacak yaşta.
'Normal insanlar'dan saklanan sonsuz olay var, uyutuluyoruz.
Güneş batıyor, gece oluyor ve yıldızlar çok güzel görünüyor olduğumuz yerden. 
Yatağında uzanan bir kıza babası rapunzelin hikayesini okuyor, prensesim deyip alnını öpüyor.
Evvel zaman içinde, çok uzak bir ülkede o peri masalları gerçekten de yaşanıyor.
Balta girmemiş ormanlarda yaşayan sayısız keşfedilmemiş tür, asla keşfedilmemeyi umarak yaşamaya devam ediyorlar, bir kelebek kanat çırptı ve dünyanın öbür ucunda kasırgalar meydana geldi.
Bir balkonda oturup şiirler yazıyor bir çocuk, gençlik aşkı için ve üzülüyor, acı çekiyor, onun içini parçalayan tek şey bu. Ve sonuna kadar haklı çünkü aşk insanın içini parçalıyor.
Bir kabile avlanıyor, kendilerince günlük olan danslarını -belki de ibadetleri- yapıyorlar. Ellerinde kameralarıyla birileri gelip onların günlük hayatını kaydediyor belli ki hoşlarına gidiyor.
Öğle arası saati; içinde kaybolmaya değer bi' kalabalık kaldırımlara dökülüyor, sayısız hayat sayısız hikaye var aralarında.  Bu gidiş nereye?

Güneş doğuyor, güneş batıyor, nefes al; nefes ver. Yaşa; öl. Hisset. 

Ve bir kız düşünmeye başladığında kalbi yerinden çıkıyor. Hiçbir yere sığamıyor sokağa çıkıp koşuyor bir yere varamıyor. Bir kaldırım kenarında ağlıyor. Dünyaya, evrene 'yaşama'  anlam veremiyor. 
Tarih, moda,siyaset,aşk,bilim,masallar, mutluluk, gözyaşları,öfke, umut, tüm o felsefi akımlar, insanların arzuları, düşünceleri yaptıkları, hayalleri, hırsları kazanma çabaları, ölümleri. Ölüm deyip tıkanıyor gerisi onu tamamen boğuyor. Eline kalem alıp yazmaya çalışıyor, her şeyi yazmak istiyor ve tam bu noktaya kadar geliyor ama her şey onu bitiriyor.

23 Nisan 2017 Pazar

bugün yalnız-ca yürüyorum

Bugün üzerimde kimseden bir parça taşımıyorum. Bir hatıra, bir eşya yok; bugün herkesi sırtımdan atıyorum. Kendi kendime kalıyorum en doğal halimle. Yüzümü olduğu gibi bırakıyorum, ayna gözlerimin çöktüğünü, izlerimin çoğaldığını haber veriyor, uyandığım andan itibaren biraz yorgunum ki bu fiziksel olmayan yorgunluk  bedenime yansıyor.
Bugün yalnız-ca yürüyorum. Ve bugün sahiden çok üşüyorum rüzgarı kemiklerimde hissediyorum.
Hislerimi yanıma almıyorum bugün yeniden yaşamak istiyorum. Donuk ifademle yola çıkıyorum.
Her adımda sayamadığım kadar çok şey düşünüyorum. Gökyüzüne bakıyorum bunu yapmayalı uzun zaman olmuştu. Sanırım orayı yeniden sevmeye başlıyorum. Tanıdık yerlere gidiyorum ama biraz yabancı hissediyorum. Zaman ve mesafeler diyebilirim, beni ait olduğum yerlere yabancılaştırdı. Bugün birkaç tanıdığı görmezden geliyorum, tanımadığım birileriyle birden çok kez karşılaşıyorum.
Bugün kayboluyorum. Hiç girmediğim sokaklara giriyorum ve kaldırımların kenarında dengede kalmaya çalışarak yürüyorum. Bir şarkı başlıyor ve ellerim birbirine kenetleniyor, kontrol edemiyorum dudaklarım titriyor. İnsanlar bana bakıyor ve dolup taşıyorum.
Ben bugün ağlıyorum. Yürüdüğüm tüm sokaklarda hıçkırıklarım yankılanıyor benim arkamdan ve ıslanıyor tüm yollar. Yürüyemiyorum, yüzümü elimle kapatıp bir kaldırım kenarına çöküyorum ve canım yanıyor bunu hissediyorum.
Başka bir şarkının sesini sonuna kadar yükseltiyorum bu bana güç veriyor. Yine kendi ellerimle yüzümü siliyorum çünkü ben bugün sahiden yalnızım. Ayağa kalkıyorum yeniden,
 "güçsüz değilim yüzümü gözyaşımla yıkasam da"

...görmüyorum yaklaştığını ve kornasını duymuyorum. Ben bugün ölüyorum. Bugün korkuyu yaşıyorum. Kendime geliyorum birilerinin bana bağırmasını duyuyorum;  yolun ortasındayım, dinlemeden adımlarımı hızlandırıyorum yalnızca yürüyorum.

Bir yere geliyorum neresi olduğunun ne önemi var; kollarıma farklı farklı parfümler sıkıyorum her birini tek tek kokluyorum, neyi arıyorum güzel kokan hatıraları mı?
Bugün bitiyor şekerli sakız çiğniyorum ve yine kaldırımların kenarındaki taşlara basıp inip kalkarak yürüyorum. Güzel bir şarkı ki elimle ritim tutuyorum.

Bugün üzülüyorum ve eğleniyorum. Bugün mutluyum ve ağlıyorum. Ben bugün ölüyorum ve yeniden yaşamayı keşfediyorum. Bugün yeniden seviyorum, üşüyorum ve yoruluyorum. Küsüyorum ve yeniden aşık oluyorum. Yalnız kalıyorum ve kendime güç veriyorum.
Bugün yalnız-ca yürüyorum.

1 Şubat 2017 Çarşamba

iyileşiyor gibisin


 Yüzünde kendini belli etmemeye çalışan bir yorgunluk görüyorum. Bazı yerlerde stresin getirdiği birkaç kızarıklık. Gözlerin çökmüş içeri doğru, çukurları karşıdan fark ediliyor. Zayıflamış yüzün damarların yollar yapıyor, kana susamış bembeyaz olmuşsun. Saçların uzamış ama yıpranmışlar. Çok fazla yolmuşsun güzelim saçlarını, çok sinirlenmişsin çok üzülmüşsün haklısın. Tırnakların uzamış hayret, belli ki stresten ısırdığın parmakların yenilenmeye başlamış. Eskiye göre toparlanmışsın ama bileklerin hala kopmak üzere, ellerin titriyor içten içe.  Kalbin de hala kırık görüyorum.  Vücudunda izler var umarım sen yapmamışsındır. Farkında bile değilsin kendine zarar veriyorsun.
 Sen hala çığlıklarını mı yutuyorsun, iyileşmiyor muydun? Sırtında küçük küçük benekler var hatta omzunda da görüyorum. Şirin duruyorlar üzülme. Bacaklarını uzatmışsın öyle sanki ömrün boyunca en zor yolları mı yürüdün? Belki haklısın.

 Kahve kokuyorsun birkaç dakika olmuş içeli. Kıyafetlerine kadar sinmiş kokusu bu halini seviyorum. Dilinde de hala tadı var dudaklarını yalayıp duruyorsun.
 Bir şey itiraf edeyim, harcanmaya mahkumsun. Daha iyiye gidiyorum diyerek kendini avutma çabanı haklı buluyorum ama sen kötüye gidiyorsun sanırım. Yükseldiğini zannederken batıyor olmandan korkuyorum. Hiç umudun kalmamış sanki ruhunda.
Ve sen harcanacaksın sevgiyi harcadığın gibi. Biteceksin tüm duygularını alacaklar senden. Hak ettiğini zannettiğin her şeyi kabulleneceksin. En güzelini kendine yakıştıramayacaksın. Kendine küseceksin sonunda. Konuştuğun her aynayı sen bana yazık ettin diyerek yumruklayacaksın. Kendine yazık edeceksin, saçlarını daha çok yolacaksın, ellerin titreyecek, parmaklarından kan akacak kalem tuttukça. Her satırı öldüreceksin.
En güzel şeyleri yaşarken bile ya yanlış bir şeyler varsa diye şüpheye girip hissedemeyeceksin. En mutlu anında içinde birileri sen hatalısın diye bağırıyor. Korkuyorsun ya hatalıysan?  İçinden geldiği gibi hatalar yapamayacaksın ama doğruyu da bulamayacaksın. Özür dilerim sana kötü davranmak istemiyorum, seni seviyorum. Seni anlamayacaklar kimse içini anlamayacak. Suçlayacaklar ki sen suçlusun, kendine yazık ettin. Ama hazır olmanı istiyorum. Hata da yapacaksan hiç olmazsa tereddüt etmemeni istiyorum.  Üzüleceksin sonra kendi kendime kıydım ben diyerek yine zarar vereceksin, en çok da kendine. Çığlıklarını yutmayacaksın kanayan ellerini de tutmayacaksın. Tükenen gözyaşlarını tekrar harcayacaksın.
Sonra geçecek. Bana olan oldu zaten büsbütün kaybettim diyerek boşvereceksin. Yeniden güleceksin mutlu olacaksın. Ya da öyle sanacaksın.
Belki tutunduğun dala daha çok sarılacaksın ve tüm bunlar olmadan seni kurtaracak. Belki daha çok aşık olacaksın, sevgiyi harcamana rağmen o tarifsiz duygu seni affedecek ve düşmene izin vermeyecek.
Şu an nasılsın bilmiyorum. İyi gözüküyorsun böyle devam et. Yabancı sesleri dinlemiyorsun, güzel şeyler hissediyorsun ve gülümsüyorsun. Çok güzelsin. Sadece hazır ol yenilmeye. Umudunu koru eğer kazanırsak buraya yeniden geleceğim ve sarılacağım sana. Bu sefer başardık diye ağlayacağız. Sen bana bakma, iyi olacaksın. Seni seviyorum.

20 Ocak 2017 Cuma

ait









''Sen aşık olmuşsun gecelere küsmüşsün girdaba sürüklenmiş boşvermişsin.''

 Sen teslim olmuşsun ne olacaksa olsun deyip, sevmişsin. Sen alabileceğin en doğru karar yerine, yapabileceğin en güzel hata yerine, yaşayabileceğin en güzel his yerine sevileni koymuşsun.
Sen kaybolmaya razı olmuşsun, mahvolmayı tükenmeyi bile kabul etmişsin. Ve acısı acın olmuş ömrünü ömrüne katmışsın.
Kendine dair her şeyden vazgeçmeyi göze almışsın, unutmuşsun kendini. Geceye küsmüşsün, hayallerini değiştirmişsin baştan sona. Kafandaki sesleri umursamaz olmuşsun, içinde yaşayan güçleri boşvermişsin. Ait olmuşsun sen tüm benliğinle.
Sen bitmeyi göze almışsın. Sanki en kötü günlerini unutmuşsun, yeniden hayat bulmuşsun. Bir çift ve tek ruh, tek nefes olmuşsun. Sığınacağın yuvanı bulmuşsun. Gözyaşında saklayıp bir daha ağlamamayı kabul edeceğin ruhu bulmuşsun. Gerçek dünyayı bile artık yaşanılabilir bulmaya başlamışsın. Düşüncelerin dolmuş, içinden taşmış. Kontrolünü kaybetmişsin, dinle sen çoktan delirmişsin ki bu delilikten de memnunsun.

 Şimdi korkuyorsun. Asla dediğin tüm tekrarlarının beşeri acılarının seni yakmasından korkuyorsun. Sen kırılıp tam toparlanmışken paramparça olabilme ihtimalin yüzünden geri çekiyorsun kendini. Sevmeyi hissetmek istiyorsun, ağlamak istiyorsun. Kendini kaybedip sevilenin ruhunda yeniden bulmayı istiyorsun. Sonunu düşünmeden, biraz sonrası için endişe etmeden sadece sevmek istiyorsun ama yorulmuşsun. Sanki her şeyi yaşamış da bıkmış gibisin. Pişmanlıklarında boğuluyorken yeni pişmanlıklara hazır değilsin. Sonsuz bir girdaba sürüklenmeyi bütün kalbinle istiyorsun ama çırpınacak gücün kalmamış. Kelimelerden korkuyorsun, kendini anlatamamaktan korkuyorsun. Aldığın tüm kararları bozup kendinle yeni bir iç savaşa girecek kadar güçlü de değilsin. Ruhunda var olan tüm güven duygusu emilip yok olmuşken, yeni bir  güveni en baştan en yıkılmaz haliyle işlemeye çalışıyorsun. Ve sevmeyi seviyorsun. Ve ne olacaksa olsun deyip teslim oluyorsun. Çünkü sen aşık olmuşsun, var olan her şeyi köşelere itip, ruhunun tamamına sevileni doldurmuşsun.



*Aynadaki, şimdi kendini bırakıyorsun. Söyleyeceklerim bitmedi ama kelimelerim kesildi. İlham için kendini bilen iki ruha teşekkür ediyorum.

24 Aralık 2016 Cumartesi

etler ve kemikler



 Ellerimiz kanayana kadar yazıp birbirimizden habersiz birlikte yıldızları izlediğimiz bir meleğim var ve her seferinde ruhumu ele geçiren ifadem var. Kimsem yok kimse yok ölüyüz.

 Hakkında bilmediklerimin aksine kalbimdeki meleğin varlığını hissediyorum ki yazacağım en basit bir kelimenin bunun büyüsünü bozmasından korkuyorum. O ruhumu tamamlıyor ve yarım bırakabilme ihtimali, yokluğunda bile beni lavlarla boğuyor.

 Cümlelerinde kaybolduğum ifadem var ki  farkında bile olmadığımız şu gümüş bağın bir ucuna sığınıyor. İtiraf ediyorum 'atmosferinde kendimi kaybetmek güzel' Ve ses tonunu bıraktığı kozmosa ruhumu bırakıyorum. Ruhumun kalanını cümlelerinle ele geçirebilirsin çünkü artık* onu kimseye hediye etmek istemiyorum.


iyi yazamıyorum özür dilerim ama bu sıralar göz doyuran kalbi besleyen satırları vaat edemiyorum çünkü ruhumu iyileştiriyorum.

üzerinden aylar geçti ben abarttım ve ben mahvoldum geçmiş için teşekkür ediliyor.

ve günahlar boğacak bizi, ve kararan kalpler.

sevgi nefrete nefret sevgiye dönüşüyor ya da hep aynı kalıyor ama kişi hangisinin gerçek olduğuna karar veremiyor.

"hislerime yenik düşmemeliyim" cümlesini kurmak çok acı insan hissettiği kadar var olabiliyor.

üzerine alınırsa burda birine yer vermek istiyorum çünkü onun bedeninde yaşayan ruhun satır aralarına yakıştığını düşünüyorum
çünkü,
hayır ilerletemiyorum çünkü içimden taşıyorum.

eline kalem geçince insan kendini acılara teslim ediyor çünkü mürekkebi kandan kullanmak yazılanları değerli kılıyor.

ete ve kemiğe bürünmeye çalışan birtakım kelimeler
akla gelen ilk kelimeleri işlenmeye müsait olan ilk düzleme yazmış
ama unuttu
unutuldu
ve bu cümleler normal atfedilen sınırlara sığmıyor
bir takım
ki inan bunlar hiçbir anlamı olmayan cümleler
-inanırsan-
ve acziyet ve ben!
ruhum nerede kimin elinde ve diğer yarısı normal atfedilen sınırları aşıyor ama bu ona değer
-bence inanma-
yırtık bir bardak var ama elleri güzel kokuyor çünkü
bardağı kahve doldurmuş kaçınılmaz sonundan önce
ve inanmak -ama neye-
ki ben yalan söyledim her kelimem bi anlama sığınıyor
etler ve kemikler
ve bir takım
hafif bir melankoli ve uykulu bir hal ile
ve ruhunu besliyor
ne yaptığından habersiz
-inanırsan-



* artık, 22:39 itibariyle

1 Kasım 2016 Salı

deli olmak ne demek bilmiyorum

 Bir şeyler nasıl gidiyor? Sanki haddimize olmayan meseleleri haddinden fazla kişiyle tartışmamışız gibi, içimde bir şeyler -yaşanmışlıklar ya da yaşanması muhtemel düşünülenler- öyle doluyorlar ki hala bi' yerlere satır satır taşmak istiyorlar.

Şu sıralar "yazsam roman olur" tadında olaylar zincirine şahit hatta dahil oluyorum. Günce gibi bunları buraya yazmaya bu kadar hevesli oluşum da içimden dolup taşmaya başlayan zincirlerden. Ama günlüğüme bile -günlük sayılmaz- olayları uzun uzun anlatabilmek için gereken şey her neyse, bende yok. Bu yüzden yaşananlardan çok hislerle işim.

Yaşananların en şaşırtıcı yanı, bu sefer kafamın içinde değil gerçekten yaşanıyorlar. Bir şeyler somut olarak oluyor ve ben bunun kesinlikle bilincindeyim.

Her seferinde biraz daha realist yazacağım, anlaşılmaz olmayacağım diyorum ama benim gerçeğim bu. Filozof değilim; gerçek nedir doğru var mıdır diye sorgulamıyorum. Sadece yazdıkça daha iyi anladığım bu metafizik dolu cümleler benim, benliğimi oluşturan ruhun gerçekleri.
Ne kadar somut şeyler yaz denilse de ben bir öykü misali somut yaşananları yazarsam, yazmanın zevkine ya da bana hissettirdiklerine ulaşabileceğimi sanmıyorum.
Kendimin bile anlamadığı şeyler yazma çabasında değilim, özgünlük ama böyle bir özgünlük değil. Şurdaki her cümlenin bana hissettirdikleri ve hatırlattığı anlamlar var, okuyanların da benden farklı da olsa hissedebildiklerini biliyorum. Kalp çok ilginç bir organ, biyolojik olarak demiyorum.

Alıntı yapıyorum:
"Soylu, kültürlü ve zarif bir kadın olan Charlotte von Stein, Geothe'nin başkasını sevmesini değil, o kadının basitliğini kaldıramamıştı."

Buna ekleyecek bir şeyim yok, yeterli.

 "Veronika'nın aşk uğruna her şeye katlanma kararına karşın ilişki yürümemişti."

Veronika bu yanlış bir karardı. Yapmamalıydın. Yine de bütün o yaşadıklarından sonra ruhunun bedeninle bağlantısını kesebilmeyi hak ediyordun, yapamadığın için sana üzülüyorum.

"Şairler dolunayı severler, hakkında binlerce şiir yazılmıştır, oysa kız en çok yeniayı severdi. Çünkü daha gelişecek, büyüyecek, kendi yüzeyini tamamen ışığa boğacak zamanı olurdu, kaçınılmaz yok oluşundan önce."

Yeniay, hilal. Daha kendi yüzeyini tamamen ışığa boğacak zamanı var. Kaçınılmaz yok oluşundan önce. Kaçınılmaz ama kaçınmamak daha iyi. Parlayacak zamanı karanlık tarafıyla harcamamalı.

" - Deli olmak ne demek bilmiyorum.
-Kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. Şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. Yani diğerlerinden farklı olanlar.
- Yani senin gibiler mi? " 

Ne yani, benim gibiler mi?  Bizim gibiler mi?  Yeryüzünde delirmeyen kim kaldı?

"Bir zamanlar hayat veren dudakların
Şimdi son versin benimkine! "

Juliet, dudaklardan dökülen kelimeler orda barınan bir zehirden daha öldürücü olabilirdi. Acını küçümsemiyorum ama severek ve sevilerek öldün.

"Ruhu üzerine eğildim,
ama bir şey bulamadım."

Bir ruhun bomboş olma ihtimalini aklım almıyor. Belki tamamen  kötülükle kararmıştır ama tamamen boş olabileceğini düşünmüyorum. Belki olabiliyordur. Kişilerin kontrolünü kaybettiği ruhlar boş ve kayıptır belki.

 
    "O kadar aptalca bir şeydi ki; şimdi nerede olduğunu bile bilmediği ama gençliğinde umutsuzca çok derinden sevdiği bir adam yüzünden depresyona girmek,delirmek.."


Aptalca? Haklı gözüküyor.

"Fakat o, kendine danışman kılmış kendi hislerini
 Öylesine uzak ki,
 Anlaşılmaktan ve keşfedilmekten
 İçine kapanmış." 

 Alıntı yapmayı burda bitiriyorum.Aslında sanırım sözlerimi burda bitiriyorum. Bu şeyer yine beni duygusal bir akıma sürükleyecek, yine depresif edebiyatlara boğacak diye korkuyorum. Bir müddet 17 yaş edebiyatı gibi yazılara kaptırmıştım kendimi. Halbuki 17. yaşın da bu denli özel olduğunu düşündüren;  o aşkı ve sevgiyi, dostluğu ve birtakım duyguları haddinden fazla abartan kültürden başkası değil. Yazılmış şiirler, çekilmiş sahneler, söylenmiş sözler yüzünden böylesine iflah olmaz bir romantizme kapılıyoruz. Kendi yazdığımız kelimeler dahi hislerimize yön verebilecek güçte. Yoksa o kadar afili duygular içinde değiliz hiçbirimiz. Bu sefer bitiriyorum. İyi günler güzel insanlar ve gerçeklikten sapmış hayaller sizinle olsun tüm ruh hastaları.


23 Eylül 2016 Cuma

somut kabus



  Oda karanlık. Satırları göremeyecek kadar karanlık ama aynada yansımanı görecek kadar aydınlık. Aynada odada olmayan şeyler var.
 Pencerede biri oturuyor dışarı doğru, gökyüzüne yönelmiş bedeni. Elinde bir bardak içinde ne olduğunu söylemiyor ama içimi güzel. Bacakları aşağı doğru sallanıyorken topluyor bağdaş kuruyor kucağında oturan bir kedi, zıplayıp kaçıyor çok durmadan yalnız kalıyor.
 Bu gece mevsiminin en soğuk gecelerinden. Üşümeyi seviyor. Kalın kazaklara girip sıcak çikolatasını yudumlayan o romantik kış insanları gibi değil. Ürpermeyi seviyor. Issız masalsı geceler ama yalnız kulübesinde oturan yaşlı cadıların masalları gibi ıssız. Karanlıkta rüzgar bağırıp duruyor müziği engellercesine. O bunu seviyor, sessizliği  de mesela fırtına öncesindekini.

 Yıldızlar bu gece saymaya cesaret edilemeyecek kadar fazla belli ki sönmüş yıldız cesetleri dahi orda. Bir şeyler var bu gece orda, camda soğuktan burnu kızarmaya başlıyor.
Gökyüzüne kadeh kaldırıyor, elinde bardağı içinde ne olduğunu söylemiyor. Gökyüzüne kadeh kaldırıyor gerçi kime yönelttiği belirsiz. Gökyüzüne. Başını sallıyor 'böyle de idare ediyoruz her şey yolunda' dercesine. İyi idare ediyor ama edememekten delice korkuyor.
 Elini indirirken bir kez şimşek çakıyor cevap gecikmedi diyor. Şimşek ikinci kez çakıyor bütün şehir parlıyor o ürperiyor. Gökyüzüne kaldırdığı bardaktan bir yudum daha alıp kalanları yere döküyor. Elinde bardağı içi boş gözüküyor. Gökyüzünden cevap gecikmiyor. Ama ne demek istediği de hiç anlaşılmıyor.

 Vakit ilerledikçe ve gece soğudukça beyninde düşünceler çoğalıyor. Ürperiyor burnu kızarmış ellerini daha fazla hissedemiyor. Zihnindekiler hiç olmadığı kadar hızlı kaynıyor.
Yağmur yağmıyor rüzgar bağırmaya devam ediyor.  Yağmur yağsa pencereden atlayacak kalbinin bütün siyahlığı akana dek ıslanacak içinden geçiyor. Elindeki bardağı bırakmıyor kalbini gökyüzüne çeviriyor. Temizlen diyor 'kötülüğünden arın.' Kalbi cevap veriyor mu duyulmuyor, kalbi atmıyor bir anlığına. Yıldızlar heyecanlandırıyor onu ardından ritmine dönüyor.

 Bardak şimşek bağıran rüzgar beynindeki düşünceler. Madde deyince aklında çağrışan her şey aklını bulutlandırıyor. Yıldızların arasında birkaç bulut da gözüküyor. Doğu tarafını sokak lambası aydınlatıyor. Batı tarafı epey karanlık gölgeler seçilmiyor. Sokak boş vakit ilerledi. Sokak lambası turuncu ama oda karanlık. Aynada odada olmayan enerjiler dans ediyor. Bir kuş görüyor sanki ama hızlıca geçiyor önünden. Emin değil kuş olduğundan, rengi gri.

 Ay bulutlara saklanmış her kaleminde eskimiş bir yakamozla tutunmaya çalışırken boğulduğu denizi yazıyor. Ay biraz da gökyüzüne tutunmaya çalışıyor. Bu gece gökyüzünde ay gözükmüyor yıldızlara penceredeki yansıması kadeh kaldırıyor.
 Ağaçlar dans etmeye başlıyor ucube bedenlerle. Beyaz tenli uzun boylu bedenlere benziyor; rüzgarın okşadığı yapraklar hışırdadıkça ağaçlar büyüyor.
Yıldızlar hareket ediyor gibi ama yıldız kayması değil. Bu gece haddinden fazla yıldız vardı önceden sönmüş yıldızlar dökülüyor şimdi.  Karşıda bir çatı var üzerinde gülümseyen biri. Kahve içiyor elinde büyükçe bir fincanı, pencerede oturana tanıdık değil.

 Düşünceleri dünyanın bütün dertlerinden uzaklaştı artık sürreal fikirleri beynini uyuşturuyor ama bu
gerçekdışılığın farkında değil. Ürperiyor. Beyaz bedenli ağaçlar dansı bırakıyorlar bu iyi değil.  Rüzgar hızlanıyor parmakları kesilmek üzere gibi. Kedi geri gelmedi. Odaya dönüyor aynadan uzak. Oda karanlık ama satırları göremeyecek kadar. Aydınlık ama korkularından saklanacak kadar. Elini alnına götürüyor normal. Geri dönüp perdeyi kaldırıyor beyaz bedenler gitmiş yıldızlar azalmış. Çatıdaki kahve içen yabancı gülümsemiyor kahvesi bitmiş.
Yatağına uzanıyor perde açık kaldı. Gece usulca odaya sızıyor. Kalkıp düzeltiyor dışarı bakmıyor. Aynadan uzak duruyor odanın lambasını açmaya eli gitmiyor. İstemiyor. Uzanıyor elinde bardağı içi boş gözüküyor. Bardak elinden düşüyor ya da bırakıyor kırılmıyor, yerde. Gözlerini kapatıyor duyduğu sesler evin içinde mi beyninde mi ayırt edemiyor.
Uyuyor.
 Mevsiminin en soğuk gecelerinden. Ay bulutlara saklanmış acılarını satırlara yazıyor. Penceredeki yansıması uyuyor. Yıldızlar sayılamayacak kadar fazla; bir şeyler oluyor. Rüzgar hafifliyor ağaç yaprakları dökülmedi dalındalar. Elektrik tellerinde kuş ölmedi bu sabah o sabahın gecesi yine kuşlar elektrik tellerinden uzak durmayı öğrenemedi.
Uyudu. Kabus bitti.
Rüyalar başlayacak.
Kabus sona erdi.

19 Eylül 2016 Pazartesi

anlam vermeyelim

Rastgele yazacağım. Neden bahsettiğimi bilmiyorum,muhtemelen bilmeyeceğim. Yazdığım hiçbir cümleden bir anlam çıkmasın istiyorum ama biliyorum, ruhum her kelimeme anlamlar yükleyecek. Belki şahsımı aradan çekip ruhum ve kalemim arasında şifrelenmiş kelimeler yazacağım ve bilincim bunun farkında olmayacak. Ama içeride biri, hepsini hissedecek.
Farkında olmak yani bilmek ve hissetmek farklı şeyler. Bilincin, aklın, varlığın bilir ama benliğin, ruhun, kalbin hisseder. Çoğunlukla neler olup bittiğinin farkında değilim ama hissediyorum ve bu muhtemelen ruhumu yoruyordur. Şu sıralar ondan biraz uzağım.

 Cümlelerim belki bunu okuyacak muhtemel yüz kişiden birini, belki beni, kalbimi etkileyecek. Geçmişten bir şeyler hatırlatacak ya da geleceğe yönlendirecek. Belki birilerini en içinden etkileyecek belki de kimse, ben dahil, bir anlam veremeden okuyup geçeceğiz.

 Bazı kelimeleri yanlış yerlerde yorduğumu düşünüyorum. Kelimeler, insanın hisleridir, onlar kadar özeldir ve onları yanlış durumlarda, yanlış yerlerde kullanmak, yanlış satırları doldurmak çok büyük bir pişmanlık.
Zihnimin duvarlarına kazıdığım önemli cümlelerden biridir ki; en derin, en berrak sanılan denizlerin aslında insanı içine çeken korkunç bataklıklar olduğunu öğrenmek, katlanılamaz bir çaresizlik hissi bırakıyor ruha. Bataklıkta çırpınırken fark ediyorsun ki, bu çaresizliğin değil. Yüzdüğünü sanarken battığını fark etmen aslında en büyük kurtuluşun. Sonra bir dal parçası bulursun, tutunur kurtulursun. Ama bu dal parçasının bir yılan olmadığından emin olmazsan, boğulmaya mahkumsun. Batarken güven duygunu yitirmişsen, kulaçların seni kurtarır.
Bana gelince beni dibe batan biri olarak, kulaçlarım kurtardı. Artık ellerimle tutuna tutuna bulutların üzerine doğru tırmanıyorum.
Sadece denize döktüğümü  sandığım özel kelimelerimin boğulmasına üzülüyorum. Kendimi kurtardım, pişmanlığım şimdi güzel kelimelerimin yanlış suda, bataklıkta batmasına. Kelimelerimin harcanışına üzülüyorum. Hayallerimin kırılışına, gözyaşlarım gibi kalbimden akıp gidişine üzülüyorum, onlar masumlardı ve güzellerdi. Yalnızca yanlış kurulmuşlardı. Hayalin doğrusu yanlışı oluyor mu, oluyormuş.

Bu gece yazabilmek için dans ettim.
Geceleri yazmak daha kolay. Zihninin içindekiler en konuşkan saatlerinde ama dışarısı sessiz. Tüm yalanların ve tüm gerçekliğin farkındasın ve elinde boş satırlarınla aşık olduğun kelimelerin var. Yazabiliyorsun, yalanlara üzülmeyi bırakınca, gerçekliği sorgulamaya başlıyorsun.
Önüne hayali bile imkansız gelen hedefler koymuşsun. Ne yapmak istediğini düşünüyorsun. Kendini keşfetme çabaları da geceleri ortaya çıkıyor. Kim olduğunu bulmaya, ruhunu tanımaya çalışıyorsun ki bu da ancak kaleminle oluyor.

Çantamdan kelebek çıktı. Kelebekler bir gün yaşamıyor. Üç gündür burda bir kelebek var ve odada benimle birlikte yaşıyor. Güzel bir kelebek olduğunu söyleyemem. Ki bu bana onun bi' kelebek olup olmadığını da sorgulattı. Sanırım o prensini bekleyen külkedisi.

Son sözünü az ilerde uyuyan köpekten başka kimse bilmiyor. Cesedini bulduklarında son sözünü söylemesinin üstünden iki hafta geçmiş. Ertesi gün köpeğe araba çarptı. Adamın son sözünü kimse bilmiyor. Adamın kim olduğunu da bilmiyorlar. Köpeğe cenaze töreni düzenlenecekmiş. Haberler söyledi.

Kadın yüzümdeki tüylerden bıktım diyerek cımbızı alıp tüm kirpiklerini yoldu. Güzel kadın-dı.

Dilini yaktı. Sıcak çikolata değil çakmakla.
Psikopat olduğunu sanıyordu. Nefes alması daha büyük delilikti.

Kibritçi kız da bir kibrit daha yakmış ve hayallere dalmış.

Bu kız daha önce yazdığı sayfaları yaktı,itiraf ediyorum bu kız ordan burdan etkilendi.

 Yazmak istiyorum,kağıtta kan lekeleri görene dek. Ne yazdığımı bilmiyorum ama eminim ruhum hissediyor bir yerden. Şu sıralar ondan biraz uzağım. Günlük işlerim içinde ve hatta günlük duygusuzluğum ve umursamazlığım içinde benimle pek konuşmuyor. Ama hayat başka türlü ilerlemiyor. Duygularıma hapsolmak kurduğum bütün hayalleri öldürüyor. Beni ellerim kaymadan
bulutların üzerine tırmandıracak gücü, mantığımda, duygularımdan çok uzakta buluyorum. Ama tamamen hissizleşmemek için de, işte böyle yazıyorum. Çoğunlukla kelimelerimi geceye bırakıyorum. Herkes sessiz, ruhum yıldızlarla sohbet ediyor, zihnimdeki sesler zaman zaman çığlık atıyor, satırlar dolup taşıyor. Ben bunların oluşturduğu bir bütünüm sadece. Hislerim,kelimelerim,hayallerimden oluşan bir bütün. Huzurlu hissediyorum, hem ruhumda hem bilincimde.
Kelebek hala ışığın etrafında dönüyor.

5 Eylül 2016 Pazartesi

bundan 3 yıl öncesi





Sohbet etmeye geldim. Uyarıyorum ki sohbetim çok eğlenceli değildir. Edebi bir içerik de en azından şu an için vaat etmiyorum. Dinleyen varsa, başlıyorum.

 'Ben ne yazmışım böyle? Hepsi saçmalık!'  Hissi öyle kolay yok olan bir his değilmiş. Zamanla geçer demiştim, azaldı ama hala suratıma çarpıyor.
''Bütün derdim kendimledir.''
Bu yüzdendir ki kendimi bu kadar anlatmaya çalışmam, daha doğrusu kendimi bu kadar tanımaya çalışmam.

 Yanlış hatırlamıyorsam harfleri bir düzen halinde yazmayı 11 yıldır beceriyorum. Kendime ait ilk yazı ve şiirimsi üretimlerim 8 yıl önceydi ama pek şiirden sayamıyorum. İlk satırı, 'Güzel kitap,güzel kitap' diye başlayan şiirim okul birincisi olmuştu. Şiir demeye bin şahit.
Bundan 4 ya da 5 yıl önce, ergenliğe yeni yeni girmişim ama ağır bir başlangıç olmuş. O zamanlarda en çocuksu sorunumu abarta abarta, kelimeleri süsleye süsleye yazdığım defterim; bugünkü yazdıklarımın temeli oldu. O gün bugündür yazıyorum. Yazdığımı zannediyorum.
 3 yıl önce de, bugün, buraya yazmaya başladım. Karar süreci uzadı gitti, ama tam 3 yıl önce bugün ilk defa yazdığımı insanlara gösterme cesaretinde bulundum.
O dönemlerde bu bloga özel defterim vardı. Takip edenler, tabi 3 kişi o zamanlar, üçünü de unutmam, böyle maddeler yazıyor. Yazılacaklar, taslaklar onlar bunlar hepsi listeli. Sonradan bıraktım gerçi bunu.
Çok az  tanısam da kalbini hissettiğim biri var, en son bir yorumda şunu demişti; '' Sonra yazmaya başladın ve maalesef, fakat büyük bir sevinçle, girdaba kapıldın. Yazmaya başladı mı birisi, geri bırakamaz. Bu yolda sürünür, kendini kaybeder, acıdan kıvranır ama bırakamaz.''
Öylesine doğru, öylesine beni anlatıyor ki, hayran kalıyorum. Gerçek anlamda yazmaya 3 yıl önce burada başladım ve o zamandan beri,bugün bile, defalarca 'sakın yazmayı  bırakma' tepkisi aldım.
Teşekkür edip, mutlu oluyorum, iyi dilekler hep havada uçuşuyor. 
 İyi dilekler bana cidden iyi geliyor. Yüzünü görmediğim, tanımadığım insanlar bana çok samimisin, çok eğlencelisin, iyi kalplisin, seni seviyorum, çok yeteneklisin yazmayı bırakma diye uzayıp giden içtenlik dolu mesajlar atıyor. Öyle anlık sohbetlerde çok laf yapan biri değilim, düşünüp uzun uzun yazma taraftarıyım, içimde oluşturdukları sevinci ne kadar belli edebildiğimi bilmiyorum ama, burada dahi gelen her yorum bana tekrar tekrar hayaller kurduruyor.
Zaten ben yazmayı bırakamam. Bundan ibaretim. Kendimi istediğim gibi ifade edebildiğim tek zaman elime kalemi aldığım zaman. Konuşurken, mesaj yazarken, telefonda söylemek istediklerimi söyleyemiyorum. Düşünüp yazmaya başladığım zaman, içimdekiler bir 'millet ne der' süzgecinden geçmeden, olduğu gibi kalbimden kalemime dökülüyor. Normalde kendime bile itiraf edemediğim tüm gerçeklerim, defterlerimde yer aldıysa, inanmaktan başka çarem kalmıyor.

Velhasıl bugün bu sohbeti çok uzatamıyorum. Kendimi yeni şeylere hazırlıyorum. Benliğimi aramaktan çıkıp, kendimi yeniden yazmaya çalışıyorum. 3 yıldır, 3 gündür veya 3 saattir burada olan herkese teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız. Bütün içtenliğimle söylüyorum bunu. Beni okuyup anlayanlar oldukça yazmak daha özel ve daha anlamlı oluyor.

23 Ağustos 2016 Salı

birikmişlikler vesaireler



 Selamlar, iyi akşamlar.  Denemeye geldim. Deniyorum denemeye çalışıyorum nereye varırım bilmiyorum. Nereye varacağını bilemeden yazmak daha güzel. Sonun sana sürpriz yapıyor. Kendi kalemin seni şaşırtabiliyor. Yalnız şu var, neden insan yazarken biraz daha duygusal, biraz daha karamsar ruh haline düşüyor? 

''Geçtiğin yerler hep kahve kokuyor'' cümlesi ne güzel bir iltifat. Kahve ve kokusu. Kahve kokan kız olmak. 
 Kelimeler üzerinde düşünmeyi ya da oynamayı seviyorum. Kelimeleri hissetmeye çalıştığım bir gündeydim, bir şeyler üretip not alıyordum. Kafamda alfabe hakkında fikir yürütürken, arasında taşıdığı harfleri düşünerek 'az' kelimesinin ne kadar fazla olduğuna bakakaldım .Sonra  a ile başlayıp z ile biten kelimelerin ne kadar özel olduğunu, sanki bir tür sonsuzluk ya da var olan her anlamı ve her harfi taşıyormuş gibi  asil olduklarını düşünüyordum, yolda yürüyorum bi' yandan. Araba geçiyor, kafam dağılacak tam ama hissetmek istiyorum.  Örnek arıyorum bu kelimelere; akdeniz, amansız, alakasız.. Bunları düşünürken a ile başlayıp z ile biten  tarif edemeyeceğim bir ayrıntı çarptı kafama, gülümsetti itiraf ediyorum. Aslına bakarsanız bu ayrıntı beni sık sık gülümsetiyor. Velhasıl kelimelerin taşıyabilecekleri anlamlar üzerinde düşünmeyi de seviyorum. Kişiye göre ya da kişiler arasında değişen anlamlar. Daha üretecekken yürüyeceğim yol bitiyor, kafam dağılıyor.

  Her kalemde satırlara cevaplamaya korktuğum; aslında cevabını bulmayı pek de istemediğim sorular düşüyor. Yazmadığın her dakika zarardasın demişti biri, ben uzun süredir zarardayım gibi. Ve ben biraz da zararlıyım. Kime' demeye gerek yok kendime. İç çatışmalar insanı kendi içinde parçalara bölüyor ve kimin kim olduğu ayırt edilemiyor. Aslında hepsi kişinin kendisi. Ve düşünceleri ne kadar fazla olursa hayalleri o kadar güzel oluyor.
 Overthinking diye bir terim var türkçeye güzel çevrilmiyor. Ama şöyle diyorlar; var olmayan problemler yaratma 'sanatı'. Emin olabilirsiniz sanatımı elimden geldiğince güzel icra ediyorum. Başarılıyım ki sadece bu konuda alçak gönüllü olmaktan münezzeh ve uzağım.

Hayal gücümü içinde kayboluncak kadar genişletmek istiyorum, illa kaybolacaksam, hayallerimde kaybolmalıyım.

 Aslında insan nerede yanlış yapsa, ya hisleri yüzünden ya mantığı yüzünden yapıyor bu nesnel bir gerçek. Beyin ve kalp bir çatışma içerisinde, bu da ruhu parçalara bölüyor. Kalbin yaptıramayacağı şey yok ama beyin de mutlu yaşamayı vaadediyor. Kalp insanı yoruyor ama beyin de biraz duygusuz kalıyor. 
Kalbimi seviyorum ama beni çok üzüyor, ama hissedebileceğim en güzel şeyleri bana hissettiriyor. 
Mantığımı seviyorum ama bazen beni robotlaştırıyor, ama yaşayabileceğim en doğru hayatı bana sunuyor.
Ruhumu seviyorum ama beni parçalara ayırıyor, ama düşleyebileceğim en güzel hayalleri benim için yaşanmışçasına saklıyor.

  Hayal kurmak, insanın zihninde sınırlı kalmıyor. Çoğu kez gerçekleşince büyüsünü kaybeden hayaller, gözlerini kapatıp düşlerken seni sonsuz bir büyünün içine düşürüyor. 

Düşlerimin içinde kaybolmak istiyorum.

 Ne zaman olacağı, hatta olup olmayacağı bile belli olmayan bir olay için gün saymak, umudun hayatı ne denli özel kıldığını gösteriyor. Evet, ne zaman olacağını bilmediğim, hatta gerçekten olacağından bile şüpheli olduğum bir olay için aylardır gün sayıyorum. Umudum hayatımı özel kılıyor.

 Kafama önceden taktığım bazı sorunlar, başıma gelip geçince o kadar da önemli değilmiş geçti bitti oluyor ve bu beni epey mutlu ediyor. Zaten şey diyordum; şu an yaşadığımızdan daha ciddi bir acı yaşayınca önceki anlamsız ve önemsiz geliyor. Acınınsa sınırı yok, arttıkça artabiliyor ki bu da acı çekmeyi ve üzülmeyi gereksiz hale getiriyor. 
Üzülmekten çok, kendime anlam yüklemeye, her şeyi, herkesi, her duyguyu en zirvesine kadar hissetmeye çalışıyorum.Kendimdeyim ama henüz kendimi bulmadım. Ruhumun tüm eksikliklerini tamamlamaya çalışıyorum. Bakın yine deniyorum. Denemek güzel, aslında hayat cidden güzel.
 Bazı birikmişlikler sonucu yine bir sonuca varamadan, yazıyı bitiriyorum.

30 Temmuz 2016 Cumartesi

iyi denemeydi montaigne



 Benim korkum yazdıklarımın beğenilmemesi değil. Korkum; bu beğeniyi takıntı haline getirebilme ihtimalim. Yani ya gün gelir de, kendim için değil, okuyanların beğenisi için yazacak olursam?

  Manevi sıkıntılar diğer sıkıntılardan daha ciddi bence. Derdin ne, çocukların mı aç, hasta eşine mi bakıyorsun, ev mi geçindiriyorsun diyerek duygusal acıyı ve zorlukları küçümseyen insanlar acımasız ve duygusuz geliyorlar bana. Bu somut sıkıntılar geçer, ya da imtihandır, hayatının sonuna kadar bununla yaşarsın. Ama somuttur, çare vardır. İmkansız değildir. Dermanını insanlarda bulabilirsin,dua edebilirsin, çalışabilirsin, en azından elinden bir şeyler gelir. En azından sabredebilirsin.
 Ama insan manen çöktüğü zaman, bunu kendisi bile düzeltemez, düzeltecek gücü kendinde bulamaz. Düzeltmek isteyenlere düşman kesilir. Bu soyut sıkıntılar insanı yaşamaktan uzaklaştırır, umudunu emer ve hatta intihara sürükler. Yaşamanın en gereksiz şey olduğuna, en küçük umudun bile en derin karanlıklara dönüştüğüne inanırsın. En kötüsü bunu görürsün. Hüsrana komşu olursun.

  Şubat ve haziran ayları arasında olacak, o dönemde hüsrana komşu olmak ne demek gördüm. Yaşamaktan uzaklaştım,umudum yok oldu ve yaşamanın en karanlık, en gereksiz şey olduğuna inandım. Bunu gördüğümü sandım. Kalbimle inandığım sayesinde intihara sürüklenmedim ama ölümü her şeyden çok diledim, doğrudur. Sinir hastası gibi bir hasta olduğumu ya da delirdiğimi zannettim.
 Kafamda kurduğum kurguları, gerçeklikten ayıramayacak hale geldim. Kendi düşüncelerimde boğuldum ve her seferinde tekrar dirildim. Bazen düşündüklerimi gerçek zannedip, bazı yaşadıklarımın hayal olduğunu sandım. Hayali arkadaşlarım hiç olmadıkları kadar fazlaydılar ve en kötüsü onlarla konuşmam da gerçekteki insanlarla konuşmam gibi bir etki bırakıyordu bende. Hayalimde sevinince kendi kendime gülüyor, hayalimde sinirlendiğimde bu sinir gerçeğe yansıyor hatta bazen ağlıyordum. Cidden delirmiş gibiydim. Gerçek ve hayali ayıramayan bir deli.
  Beni bu kadar dibe kimler ve neler sürükledi konusuna bakarsak, bunlarla ilgili yazılmış sayfalarca yazı var ve burada herkesin içinde, zihnimin kuytularına gömdüğüm acıları hatırlayacak ve hatırlatacak kadar cesur bir insan değilim. Bunun cesaretle alakası var mıdır yoksa akıllıca bir hareket midir, tartışılır.
''Çoğu zaman insanları güçlerinden aslında güçleri olmadığını iddia ederek vazgeçerler.''
 Zorluklar karşısında, savaşacak gücümün olmasına rağmen; başarısızlıklarımı, umutsuzluğumu, ve benzeri can sıkıcı hallerimi ağır bir depresyon bahanesiyle açıklamak, itiraf ediyorum ki; kolay geldi. Savaşıp yaşadığım bütün manevi zorlukları atlatacak gücümün olmasını bilmeme rağmen, belki de yorulmuş olmamdan kaynaklıdır ki, her şeyden elimi ayağımı çekip kendimi bırakmak, birilerinin gelip beni kurtarmasını beklemek kolay geldi. Kurtarmaya gelen olmadı mı, oldu. Uzattıkları ele tutunmak işime gelmedi. Kabul ediyorum gücümün olmadığını iddia ederek, kolaya kaçtım.
 Kendimi kayıp mı ettim, yoksa hiç mi bulamamışım ki aylardır  yoğun, yorucu arayışlarla, benliğimi bulmaya çalışıyordum. Fark ettim ki, kendimi oturup düşünerek bulacak değilim, yaşamam ve yaşarken yaptıklarım beni kendimle tanıştıracak. Bu arayışın gereksiz olduğu farkındalığı, dünyayı daha yaşanılabilir bir yer kıldı.
 Ben böyleyim gibi sınırlandırıcı kalıplara kendimi saklamaktan vazgeçtim. Başkalarının 'sen şöyle bir insansın' gibi nitelemelerine izin versem de; kendime bu nitelemelerin arkasına sığınmak için izin vermiyorum.
 Kurtuldum, nasılını soracak olsanız, ben de kendime soruyorum ama bilmiyorum. Hem de kendim kurtuldum. Sebepler oldu tabi, bazı şeyleri fark etmemi sağlayan, yaşanmışlıklar, cümleler, sözler elbet oldu. Ama en nihayetinde kendim kurtuldum.
''Birden duracaksın soracaksın kendine, neden bu düzen böyle,neden herkes sahte? Sonra bakacaksın göreceksin çaren yok, devam edeceksin,yalandan yaşamaya.''
 Her günümü mutlu eğlenerek geçiriyorum diyemem ki asla da bunu istemem. Yaşamanın bi' anlamı kalmaz öyle. Ama üzülsem bile içimdeki huzurun ve özellikle umudun bilinciyle, üzülmenin bile tadını alarak yaşıyorum.
Sürekli bir şeyler keşfetmeye çalışmak yerine, var olanı yaşamayı deniyorum.
 Hayal kurmak güzel, belki de dünyanın en güzel eylemi. Ama yaşadığım gerçekliğin bilincine varmak, hayal kurmak kadar önemli. Biraz gerçekçi düşündüğün zaman, ve bunu anlayabildiğin zaman, hayal kırıklıkları seni üzmüyor.

 Eğer süper kahramanlarımız bir kez yenilseydi kötülere, ilk yenilmemizde bu kadar tökezler miydik?
Süper kahraman olmadığını fark etmek büyümek demek midir? Peki kötüleri yenen bir süper kahraman olduğunu hayal etmek yalnızca çocukların işi midir?


 Eski yazılarımdan bugüne doğru baktığımda, yazıların montaigne akımına kapıldığım denemelerden uzaklaşıp, çoğunluğu kendi içimde derin anlamlar taşıyan sanatsal bir bütün oluşturmaya çalışmış cümlelere yoğunlaşmışım. Bu aralar yine eskisi gibi denemeleri deniyorum. Montaigne'e sadık kalmaya çalışarak.
 Her şeyde elimden geleni yapıyorum ama takıntılarımdan uzak, kafamı rahat tutmaya çalışıyorum.  Yazılarımı beğenme konusunu başta söylerken buralara geldim. Sohbet havasında geçti benim için. Biraz da durum raporu, durum değerlendirmesi oldu. Merak edene, iyiyim. İyileştim. Hayatı ve yazmayı seviyorum. Tabi yine de tedbir olsun diye insanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Teşekkür ederim.

24 Haziran 2016 Cuma

halusi-

  Tek katlı evimizin balkonundan ayaklarımı uzatıyorum. Bugüne girmemize iki dakika var. Ne ara zamanı bu kadar önemser oldum? Artık her dakikayı sayıyorum. Bu bir umuda geri sayım mı, yeni bir umut için beklenti mi? Zaten ben kendimle ilgili sorulara cevap veremiyorum. Çok geçmiyor, yükseliyorum. Ruhen, yahut bedenen. Belki biraz daha yükselsem, meşhur Satürn'ün halkasından ayaklarımı uzatacağım, o kadar ileri gitmiyorum. Başım dönüyor, yüksekçe bir binanın çatısından ayaklarımı uzatıyorum şimdi. Her satırımı, her kelimemi geceye yazıyorum. Ben artık karanlıktan değil, gündüzden korkuyorum. Yıldızları saymak, bulutlara şekil vermekten daha huzurlu benim için. Ay, güneşten daha değerli. Bu yüzden gece hakkında bu kadar konuşuyorum. Bu içim karardığından değil, asıl mutluluğu gecede bulduğumdan. Çok geçmiyor, düşüyorum. Ruhen, yahut bedenen.
  Sahilde denize düşmemizi ya da intihar etmemizi önlemek istermiş gibi konulan demir parmaklıklardan denize ayaklarımı uzatıyorum. Yakamoz, izlemeyi sevdiğim manzara değil. Biraz denize bakıyorum, biraz ışığı yansıyan aya. Gökyüzü neden mavi sorusunu  soramayacak kadar uzağım gündüzden. Gökyüzü neden  siyah? Çünkü yıldızlar böyle güzel.
  Ayağa kalkıyorum şu parmaklıkların üstünde. deniz paçalarımı ıslatmış, fark etmemişim. Kollarımı gökyüzüne kaldırıyorum. Nasıl kimse olmaz? Fotoğraflarımı çekip, haber yapmaları gerekmez miydi? Kimse görmüyor beni. Ya kararmış gözleri, ya da siyaha boyanmış ruhum, gizlenmek için. Rüzgar esiyor. Fırtına mı, sanmıyorum. Meltem derler ya, öyle hafif hafif. Parmaklıklar ince. Düşüyorum. Ruhen, yahut bedenen. Su beni içine çekiyor, düşüyorum. Sesler duyuyorum ama burada kim konuşur? Denizin derinlerinde? Boğuluyorum. Aynı şeyi denize düşmeden de hissetmiştim daha önce.  ''Suyun içinde silah patlar mı?'' Patlıyor. Kanım değil,duygularım etrafa yayılıyor. Suyun rengi değişiyor. Peki ama kim çekti tetiği?  Zaten beni sudan çok sorular boğuyor. Düşüyorum, dibe ulaşıyorum. İnanın, denizkızları gerçek. Canavarları da öyle. Kumdan bir yuvanın  üstünde ayaklarımı uzatıyorum, dağılan duygularımı toparlamak için. Burası çok güzel, gülümsüyorum sessizce. Geliyorlar, denizkızlarını öldürmek için. Ben yüzme bilmem. Kollarımı çırpmaya başlıyorum can havliyle. Yükseliyorum. Ruhen, yahut bedenen.  Yüzeyi buluyorum, yoruldum.        
  Karaya vuruyorum, kumların içine. Gökyüzüne bakıyorum ay yok. Kuyuya mı düşmüş? ''Hanım ip getir ay kuyuya düşmüş'' diye bağırsam, ''Hoca Efendi sen kafayı mı yedin?'' diye yankılanacak sesim ilerideki dağlardan.  Ama dur burada dağ yok, burada kuyu da yok. Susadım, kuyu suyu. Bana kuyu suyu lazım da saplanmışım ki kumlara. Hayır ay kuyuda değil. Yerini güneşe bırakıyormuş meğer. Hayır gün doğuyor ben buna katlanamam. Gözlerimi kapatıyorum. Emin değilim ya yükseliyorum ya da düşüyorum. Tek katlı evimizin balkonundan ayaklarımı uzatıyorum. Ruhen yahut bedenen.
  Kahve yapmak için içeri giriyorum. Sesler duyuyorum, burası ev.

-nasyon


''Kızım paçaların ıslanmış, üzerini değiştir.''


19 Haziran 2016 Pazar

dün gece







23:32
 Sokak lambasının ışığı altında yazıyorum.Satırları az görebiliyorum,yazdığım kelimeleri de öyle. Az sonra okuyacaklarınız bir sabahlama yazısı olacak, pes etmediğim takdirde. Yazılanlar kafamın içinden ve ruhumun en derinlerinden gelen deli dalgalar. İyi seyirler.

 Gökyüzünde yıldızlar var ve içimde tarif edemediğim huzur gösteriyor ki, ruhum oraya ulaştı. Dostlarının yanına. Hisler deyip duruyorum. Şu hissedilenler Beni öylesine boğuyor ki, artık gece yarısını beklemeden balkona çıkıyorum sessizliği solumak için. Kafamda dolaşan sınırsız düşünce ve konuşan onca sese rağmen, sanatsallıktan yoksun, basit durum yazıları yazıyorum. Kalemi elime almaya korktuğum gecelere göre gelişme bu. Düşünmekten korktuğum,anılarımdan korktuğum, korkumdan yazamadığım zamanlara göre, gelişme.

00:04

  Sokak kedisinin gözleri parladı. Bir an için korktum. Peki insan neden en büyük tutkusunu, benim için yazmak, yapmaktan korkar? Bu yaptığının sana getirdikleriyle ilgili. Defterime yazmaya başladığımda,kalemin ucuna dökülecek olan itiraflar,gerçekler ve en zoru, kendime bile açıklayamadığım duygular beni korkutuyor. Sonu gelmeyecek derinlikte cümleler, beni bazen yazmaktan alıkoyabiliyor.

01:06

 Son aylarda sayısız sayfa yok ettim. Bazı hatıralar ne kadar güzel olsa da, zihninin en kuytularına kaldırman gerekiyor. Son aylarda çok defa yazıp,sildim,karaladım. Son aylarda çok ağladım,bazı şeyleri de çok boşverdim. İtiraf ediyorum son aylarda kafayı yedim. Cidden.

Eski bir plak,duman altı düşünceler,deniz manzarası diyemem. Telefondan Amy Winehouse,soğumuş bir fincan kahve,ağaçlar ve çöp. Çöp evet. Derin düşünceler ve kafamın içinde sesler.

02:32

 Ne yaparsam yapayım, kendimi tamamıyla yazamadığım için son zamanlarda üzerine kafa patlattığım tüm gerçekliği tüm gerçekliğiyle yazmaya karar verdim. Anlayana.

 Ölüm farkındalığı beni genç yaşımda buldu. Yok oluşun ne denli yakın olduğu ve ne denli gerçek olduğunu fark etmek yaşamanın boyutunu değiştirdi gözümde. Ölmek için doğduk ve ölmek için yaşıyoruz. Kafam öyle bulanmıştı ki aklınıza gelebilecek her şey anlamsızdı benim için. Fizikten kaldığı için ağlayanlara hayran kalıyordum. Keşke ben de böyle basit şeylere ağlasaydım. Sabahları içimde korkunç bir sıkıntıyla uyanmak,yaşamak için sebepler bulmaya çalışmak yerine, okul gelecek,meslek kavramları keşke beni de rahatsız etseydi. Hissiz kalma endişesi yerine.

 Siz gülmeye başladığınızda zihninizin en derinlerinde en kötü acılarınızı haykıran sesler düşünün. O sesler benim en ufak gülümsememe tahammül edemiyor, en kötü gözyaşlarımı en derinlerde çığlıklar atarak hatırlatıyorlardı. Şimdilerde daha dostane yaklaşıyorlar. Ben ölüm farkındalığını, yaşama isteğimin arkasına saklayınca, onlar da benimle sohbet etmeye başladılar. Yazı yazmama izin veriyorlar. Susmuyorlar ama eskisi kadar acımasız değiller,dayanabiliyorum.

03:15

 17. yaşını mahveden şeyleri affetme. Yıllarca planladığın yaşa zarar veren hiçbir şeyi affetme. Güzelleştirenleri asla unutma. 

 Şimdi şu çocuksu mutlu edebiyatları bırakalım. Acı içinde sürünüyoruz. Birilerinin sigara yaktığı gecelere, ben fincan fincan kahve dolduruyorum ciğerlerime. Birileri ağlıyor acılarına. Ben gökyüzüne ve parlayan aya.

04:00

 Karanlık. Fazlasıyla sessiz ve aslında fazlasıyla gürültülü. Belki yapay seslerden uzak diye. Köpek, baykuş,horoz ve böcekler. Birkaç farklı kuş. İnsan çığlıkları geliyor ama gerçek mi kafamın içinde mi ayırt edemiyorum.
 Artık hiçbir korku filmi korkutmaz beni. Ağaçların arasındaki karanlığı seyre daldım dakikalarca ve belki kayboldum orda. Hayvanların en vahşi yanlarını duydum bu gece ve en paranormal senaryoları kurdum kafamda.
 Ayaklarımı aşağıya sallandırıyorum,düşsem? Korkmuyorum. Karanlığa sığınmayı öğrendim ben fiziksel acı korkutmuyor.

04:09

Geceye ait ilk tren düdüğünü duydum,saniyeler sonra vagonların kalabalık gürültüsünü.
''Gel diyorum gözyaşım ol, yemin ederim bir daha ağlamayacağım. Kirpiklerimde saklayacağım seni''

  Kuru soğuk aklımı kurcalıyor hala ara sıra. Bugün içinde belki aklıma geldi ama fark etmedim gündüzün gürültüsünde. Ama gecenin sessizliğinde, bir anda kafamdaki bütün sesler bunu fısıldamaya başladı kalbime. Gün içinde pek umursamadım belki bu yokluğu ama gecenin karanlığında biraz canım yandı sanki.
Hiçbir beklentim yok, bu durumla ilgili en büyük umudum bir an önce sessizce içimin yıkık dökük harabelerine çekilmesi. Bu konu üzerine de daha fazla yazacak değilim, günlerdir gelmeyen gözyaşlarım boğar beni her şeyden önce.

04:13

 Köpekler hiç olmadık bir kalabalıkla bağırıyor. Sokak lambasının altındaki böcekler gitmiş ve yıldızlar azalmış. Sanırım ay bile uyumuş.

04:27

 Yerdeki otların içinde dolaşan milyonlarca küçük böcekten,yukarı doğru yavaşça uçup yıldızların arasındaki milyonlarca yaşama doğru bir baş hareketi. Sana evreni ve var oluşunu açıklıyor. Bir baş hareketi, aşağıdan yukarı doğru bakıyorsun ve bir şeyler yeniden anlam kazanıyor. Bir baş hareketi,yaşama olan bağlılığını, ölüm farkındalığının önüne getiriyor. Sayfalarca yazmaktan ağrımaya başlayan ellerini,parmakların kanayana kadar yazmak için zorluyor. Bir baş hareketi ve yeni bir doğuş.  Gecenin getirdiği bu yeni huzura bir şarkı armağan ediyorum. Yapay bir ses, sessizliği deliyor;

  '' Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında.''

04:35

 Gökyüzünün renginin değiştiğini fark ettim. 'lacivertimsi' .  Sessizlik çöktü, şehre değil, kalemime. Gecenin delisiyim ben gün doğmaya başlayınca korkuyorum gerçeklerden. ''Yalanlar acı ve gerçekler acımasız.

 Hava serinliyor. Ellerim üşüyor,ısıt. Ellerim üşüyor kalemi tutmaktan. Küçüklüğümden beri fark ettiğim bir koku var. Demiştim ya 'hatıralar güzel kokar'. Bu sabahın kokusu beni geçmişime götürüyor. Sanki güneşin saçlarına toz toprak karışmış bu da gün doğumunun kokusu.

 Bu gece kendimi keşfediyorum. Bu gün doğumunda satırlara beni ve benliğimi oluşturan hislerimi yazıyorum her şeyden çok. Aşkı,acıyı,keşfetmeyi,huzuru,kelimeleri ve hisleri. Benliğimi.

 04:56

Gökyüzü benim,ben gökyüzüyüm.

Burnumun kızardığını hissediyorum. Balkonu aştım, çatıdayım. Güneş doğmadı ama gölgesi sokak lambasına olan ihtiyacı azalttı.

05:08

  Aklım yine dağıldı. Gün doğumuna dağıldı elbet. Fark ettim ki, bir şeyler yaşamaya değer. Ölüm gözlerimi daldırdığım karanlıklar kadar gerçek ve yaşayabilmek ruhumun arkadaşı olan yıldızlar kadar güzel. Yaşamak değil,yaşayabilmek. Hissedebilmek. Geceyi ve sessizliğini hissetmek, hislerimin var oluşu. Yazdığım her satırda ve tükenen her kalemde ben saklıyım. Ve bunları en içinde hissetmek gün doğumundan korkmak kadar güzel.

  Bazı anılar ne kadar acıtsa da hatırlanmaya değiyor. 17. yaşını mahveden hiçbir şey affedilmeye layık değil. Bazı duygular uğrunda savaşmaya değiyor. Bazen şarkılar döktüğün gözyaşlarına bedel olabiliyor.

05:17

Gökyüzünü ve şehri çekiyorum içime. Günü yaşıyorum.

05:23
''Hep böyle değilmiş adam,konuşmuş çocukken falan''

05:54

Bu benim.


17 Haziran 2016 Cuma

deli dalga

05:07
''Bir fikirle geldi bana bu deli dalga''

 Güneş doğunca uyuyup güneş batınca uyanıyorum. Bu saatler insanın kafasının dumanlı olduğu saatler. Düşünce boldur,ama toparlamaya çalışsan ne düşündüğünü pek de kestiremezsin.

 16.6.16   16:16 'da bi' dilek tuttum. Böyle şeylere inanmam sadece 6 rakamına olan sevgimden yaptım bunu.
 
 Balkona çıkıp sigara içerek kafa dağıtmalık havam vardı bugün, yapmadım. Çünkü bunu daha önce hiç yapmadım. Kafa dağıtmam ben kafam hep dağınıktır. Sigara da içmem kahve içiyorum.

  Kafamın içinde konuşan birileri var. Hasta değilim,delirmedim de. Kendimi bildim bileli hayali arkadaşlarım var ama ara sıra beni ele geçiriyorlar. Susmuyorlar.

  pink floyd hey you diye fısıldıyor.

 Beynimde deli dalgalar dolanıyor. Hiç kimse susmuyor ayrıca hiç kimse dinlemiyor.

Bir rüya görmüştüm güzeldi, ama bu rüyanın gerçekleşmeyeceği farkındalığı içimi parçalıyor, bilinçaltımda hala var olan umut da beni zayıf düşürüyor.

Geceler biraz sorun oluyor.

05:16
''Sesi titrek yüzünde yastık izi.''

15 Mayıs 2016 Pazar

yalanlar üzerine sanatsallığını kaybetmiş kuytular ve çivi yazısı cümleler

Zihnimin en kuytularına çivilerle kazıdığım cümleler; şimdilerde kaybolmaya başladığım kuytular.

''Gülüşünden kırmızı laleler açacak''  Ve şimdi bu baharda İstanbul'un bütün lalelerini katletmek isteyen bir yürek düşün. Aralarına çöküp,bütün çığlıklarını dökerek,laleleri yolan, öldüren.

''Yüzümü güldüren kişisin,beni üzsen de seni severim.''  Ve şimdi gülerken canı yanan bir yürek düşün. Sana gülümsemeyi özleyen.

''Benim en büyük hayalim sensin.''  Ve şimdi hayal kurmayı unutan bir yürek düşle. En güzel hayalini öldürdüğün.

''Söz veriyorum,yemin ederim.''  Ve şimdi dünyada söylenmiş olabilecek bütün yalanları düşle. Söylediklerim uydurma misaliydi belki. Şimdi bütün o yalanları ve ne kadar iç çekişe sebep olabilceğini düşle. Acıyan ciğerleri de.


''Gülümseyen yüzüne düşen kar tanelerini seviyor olman gibi,habersizce.''

 Hangi ruha yazıldığı meçhule giden şiirler, birden fazla ruha hitaben dilden düşüp basitleşen kelimeler. Kurcalamayı bıraksan da rahatsız eden geçmişler ve zifiri karanlık gözüken belirsiz gelecekler.

 Bak ben unutmam. Gün gelir canımın en içi; en büyük kahroluşum olursun. Ben yine unutmam. Belki şiirlerim olursun belki yazdığım son destan, diğer bir deyişle son pişmanlığım. Ben yine unutmam. Bak sen herkes olabilirsin, bana unutuluyor deme. Ben unutmam.

 Bak ben bilmiyorum. Kafamda sorular var dillendirmeye korktuğum. Nedenler ve nasıllar.
Bu kadar fazla sorunun cevabında saklanan bilinçsizlik, üzüyor beni.

''Parmak uçlarından öperim.''  Belki de benim derdim yazmaktan acımaya başlayan parmaklarımda. Susmaktan dudaklarımda kalan kahve kokulu kelimelerde. Ve yine kahve içmekten sarhoş olan zihnimde.
Benim bütün derdim, belki de, yazıp yazıp acımadan yaktığım sayfalarda. Bak bu kül olmuş sayfalarda saklı çok fazla acı var. Fazlaca çaresizlik var güçlü görünmeye çalışan. Belki kimseye ihtiyacın yok ama düşünsene sana ihtiyacı olan birileri var.

 Bak bu çok zor. Duyulmayacağını bile bile aya karşı konuşmak ve okunmayacağını bile bile parmakların kanayana kadar yazmak.

Basitleşen duygular. Belki de kural bu ki; üzerine titrediğimiz her his sonradan basitleşir. Mesela bazı hayaller hayalken daha güzel. Ya da böylesine inandırdık kendimizi. Düşünsene belki bu umutsuzluğumuzun tesellisiydi.

 Belki de benim derdim, bütün o meçhullerle. Belkiler öldürüyor beni içten içe.

 Zihnimin en kuytularına çiviyle kazıdığım cümleler, şimdilerde yalan olduğunu anladığım kuytular.